Tren yolculuklarını seviyorum. Bomboş tarlaların ardından yükselen o karlı tepeleri seyretmeyi... 

Sanırım hüzünlü olmayı da seviyorum; insanlığın peşini asla bırakmayan o geçmiş hissi. Bir anda gelen o boşluk ve çaresizlik... Çünkü artık cevap arayacak kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Bugün ağlamak istiyorum ama yine başaramıyorum. Nedenini sorsan, ben de bilmiyorum. Belki de sadece güçlü gözükmeye çalıştığım için gerçekten güçlü hissedemiyorum. Ya da belki de dışarıdan hiç bir zaman öyle gözükmüyorumdur.

Bu halimi sadece yalnızken seviyorum ama dur bir saniye; zaten yalnız olduğumu da bazen unutuyorum.

Kimilerinin deyişiyle kocaman bir şehirdeyim... 

Doğup büyüdüğüm, okuduğum ve defalarca sevildiğimi sandığım o şehirde. Yağmurlarında ıslandığım, güneşinde ısındığım sokaklarda. Ne sağım dolu ne de solum. Sadece pencerenin camından içeri sızan ışıklar ve belki de benimle aynı hisleri paylaşan o tanımadığım insanlar var. Bir de gülmeyi bıraktığım an bana bağıranlar...

Çoğu zaman sadece küçük kedim ve ben varız. Ya o da beni bu şehirde tek başıma bırakıp giderse? 

Sanki herkesin hâlâ  üzüldüğü, insanları varmış gibi geliyor bana.  

Hayır bu tam bir boşluk hali. Bugün bunu anladım ve en çok da buna üzülüyorum. Zaten anlatsam da dinlemek isteyecek birileri olmayacak; biliyorum.  

İşte bu yüzden sessizliğim, hayal kırıklığından korunmak için saklandığım en güvenli köşem. Sanırım o sessizlik çekiliyor bu gece içime. Çünkü kimsenin duymayacağı bir çığlığı boşluğa atmaktansa, hiç konuşmamak daha çok doluyor ciğerlerime. 

Sadece gülümsüyorum, gülümsemezsem ne yaparım bilmiyorum. 

En kötüsü de sana kalabalıkta yalnız olmaktansa yapayalnız olmayı sevdirecek anılar bırakan insanların olması. Bu yüzden bu halimi en çok yalnızken seviyorum.

Tabi bazen de yalnız olduğumu unutmak mı, yoksa o tren yolculuğundaki karlı tepeler mi beni daha çok üşütüyor; işte onu bilemiyorum. 


 



Kışın ortasında, kurumuş dallarıyla salınan o ağacın gölgesi nasıl olurdu? Toprağına sıkıca kök salmış, dünyanın tüm yükünü sırtlanmışken, o suyun peşindeki mücadelesiyle nasıl da dik duruyordu... Heybetiyle, gören herkesi kendine hayran bırakıyordu. Bir yüzü olsa, insan "Sanki hep gülümsüyor," derdi; dalları kırılsa, fırtınalar kopsa bile...

Gökyüzü bulutları üzerinden bir kez daha dağıttı ve güneş, tam tepesinden onu selamladı. Ancak kışın ortasında, kurumuş dallarıyla salınırken gölgesi nasıldı? Bunu kendisi de bilmiyordu. O sırada, topraklı yolun sonunda kendisine doğru koşan küçük bir çocuk göründü. Ağaç, korkutmak için değil, sadece şaşkınlığından dallarını salladı; çünkü çocuk ona doğru gelmeye devam ediyordu. Yıllardır kimse uğramamıştı bu yolun sonuna. Biliyordu ki, kimse uğramadığı gibi o da tamamen yalnız kalmıştı. En yakın arkadaşı, kasabanın huysuz kedisiydi; her gün olmasa da haftada en az üç kez ziyaretine gelir, tırnaklarıyla gövdesini kaşırdı. Etrafında başka da kimse yoktu.

Hayatında tam otuz kış kar yağmıştı üzerine ve güneş, otuz kez bu kar tanelerini birer hazineye çevirerek dallarında çiçekler açtırmıştı. Ne bir eksik, ne bir fazla... Kimi rüzgarlar esmişti şarkılar söyleten, kimi rüzgarlar esmişti boynunu büktüren. Şimdi bu çocuk, bu yokluğun ortasında ağacın başucuna nereden çıkıp gelmişti?
Çocuk iyice yaklaşınca, ağaç şaşkınlıkla dallarını yeniden salladı ve birikmiş tüm su damlaları çocuğun başından aşağı döküldü. Çocuk, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karanlığın içinde bir ışık gibi duruyordu. Bulutlar güneşin yerini almaya hazırlanırken, yeni bir fırtına çoktan yola çıkmıştı. Çocuk hiç konuşmadan ağacın karşısında diz çöktü. Sadece onu izliyor, her şaşkınlık anında dallardan dökülen su damlalarıyla oynuyordu. 

Ağaç, hayretler içerisinde çocuğun oyununu izlemeye başladı. Onu bu kadar mutlu eden şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kuru dallar ve kocaman, çatlak bir gövde... "Yüzü olsa gülümser," dedikleri o ağaç gerçekten kendisi miydi? Bazen buna inanamıyordu. İçinde dışarı çıkmayı bekleyen çok şey vardı; mesela karanlık çöktüğünde kendi ışığını yaratmayı beklemek... Uzun zamandır bu hayalin peşindeydi. O an, içini ısıtan bir his yayıldı; çatlak gövdesinden kuru dallarının ucuna kadar uzanan bir sıcaklık... Çocuk, kollarını iki yana açmış ona sarılıyordu.. 

Karanlığın içinde esen rüzgâra rağmen, yalnızlığının yok olduğunu hissetti. Yine de şaşkınlığını gizleyemiyor, dallarını sallamaya devam ediyordu. İçinde yaşatmak istediği o sıcaklığı serbest bırakması için sadece bir dokunuş mu gerekliydi? Aralarında büyük bir sessizlik vardı; ikisi birbirinden çok farklı olsa da aynı gülümsemeyle ısınabiliyorlardı. Görünüşe bakılırsa bu ağaç, yolunu kaybetmiş bu çocuğa o gece yuva olacaktı. Köklerinden aldığı tüm enerjiyle gövdesini ısıtmaya başladı; çocuk, çatlakların arasından sızmak istercesine ona daha da sıkı sarıldı.

Ağaç, "Bu gece sen beni buldun ve ben senin evin oldum; yarın güneş yolunu aydınlattığında ise gideceksin," der gibi gövdesini açtı çocuğa.

Çocuk, "Yolumu kaybettiğimi düşündüğüm o an seni gördüm ve sana koştum. Aslında bazı geceler uykularımda bu anı yaşadım, rüyalarımda senin ışığına doğru süzüldüm," dedi.

Ağaç sordu: "Neden bu kadar yol geldin? Sadece rüyalarındaki o kuru dalları görmek değildi ya isteğin?"

"Aslında yola çıkarken hiçbir amacım yoktu," dedi çocuk. "Yolumdan da sapmadım. Sadece 200 metre geride bir çıkmaza girdim. Arkamı döndüğümde yol üçe ayrılıyordu. Birincisinin eve dönüş yolu olduğunu biliyordum, her an vazgeçebilirdim. İkinci yol ormandaki patikaydı; orada beni kucaklamaya hazır tanıdık yüzler vardı. Ancak sana gelen yol, rüyalarımda bile keşfetmekten korktuğum yoldu."

"Ve sen, ilerisini göremediğin yolu tercih ettin, öyle mi?"

Çocuk, "Ben sadece rüzgârın şarkısını dinlemek istedim ve o beni sana getirdi," diyerek, avucunda tuttuğu tohumu ağacın kovuğuna bıraktı. Ağaç, tohumun gövdesinden köklerine doğru ilerlemesini beklerken, yayılan huzur ve yılların yorgunluğuyla derin bir uykuya daldı.

Gece rüzgârının fısıltıları iyice azalmıştı. Çocuk, devasa gövdeye yaslanmış; dalların hafifçe sallanışını ve yere düşen damlaların sesini dinliyordu. Ağaç geceyi gövdesindeki yeni bir tohumla uğurlarken; çocuk, bu ıssız yolu bularak adını bilmediği bir özleme cevap bulmuştu.

"Yolumu kaybetmiştim," diye fısıldadı çocuk, sesi titreyerek. "Ama aslında bir şeyler arıyordum. Kalbimin derinliklerinde beni sana çeken bir ses vardı. Rüzgârın şarkısını dinlemek için geldim, demiştim ya..." 

Ağacın çatlak gövdesi, derin bir nefes alır gibi hafifçe kıpırdadı. Uzun bir bekleyişin yükünü yıllarca taşımıştı; şimdi ise unuttuğu bir duygu köklerine kadar yayılıyordu. Bu bir vedaydı ama aynı zamanda bir başlangıçtı. Çocuk, çatlak gövdeye son kez dokunarak, "Sana verdiğim şey, benim özlemimin sesi ve yolumun ışığıdır," dedi ve ayağa kalktı.

Gecenin yükü güneşin omuzlarına binmiş, fırtına yerini sessizliğe bırakmıştı. Çocuk son bir kez arkasına dönüp ağaca baktı. Ağaç, kuru dallarını bu kez şaşkınlıkla değil, vedasının bir parçası olarak salladı. İçinden bir melodi yükseliyordu; çocuğun bıraktığı tohumla birlikte filizlenen bir şarkı... Bu, artık sadece bir özlemin değil, yeniden yaşamın şarkısıydı. Ağaç bundan böyle her rüzgârda ve her kuş kanadında bu mucizeyi taşıyacaktı.Ve bu tohum onun yeni hayatının şarkısı olmaya devam edecekti. 

En sonunda kışın ortasında, kurumuş dalların ucunda mucizevi bir şekilde yeşil bir filiz beliriverdi.

Yeni ve güzel bir hikaye yazabilmeyi çok isterdim. Ancak yıllar sonra yeniden boş bir sayfanın karşısına oturmanın heyecanı ile sadece içimden gelenleri kelimelere dökmek istiyorum. 


Aslında içimden ne geldiğini de bilmiyorum. Yıl 2025 ve ben kendi evimde loş ışığın altında tek başıma oturmuş sadece düşüncelere dalabiliyorum. 


Dalabiliyor muyum peki düşüncelere ?


Tabi ki defterlere bir şeyler karalamaya devam ettim bu sürede ve tabi ki kendimden uzaklaştım fazlasıyla. Son 3 senede kim olduğumu unuttum, kendimi unuttuğum derinliklerde aldığım kilolarla yüzeye çıkmaya çalıştım. 


Ve sanırım sonbaharın sonlarına gelirken bunu başardım.

 

Önce derim çatlamaya başladı, acısını hala hissedebildiğim yaralar bıraktı karnımda. Sonra yalnız geçirdiğim her gecenin karanlığında bir kez daha düşündüm, ben ne yapıyordum ? Önce yaşadığım ev yabancılaşmaya başladı, sonra aynanın karşısına geçince kendim. Yapmayı sevdiğim şeyleri neden geride bırakmıştım ki?


8 senedir kalbimde yanmasını bekleyen o ışığı bekledim her gün ve her gün tırnaklarım kanarcasına kazıdım bir umut var mıdır diye. Sonra durup düşündüm, sabahın 5i ve güneş bile doğmamışken tekrar tekrar düşündüm. 


Gece karanlığını bekledim.

O an geldiğinde çok rahatlamıştım, kapıyı kapatıp çıkarken çok rahatlamıştım. Kendi kendime ama kendime kurmadığım o hayatın kapısını kaparken.

 

8 senede kaybolan hislerimin ve her şeyin üstüne 1 sene bekledim.

Bir ara yine kandım ama kendimi asla suçlamadım. Peşinden de gitmedim o tepelerin ardındaki yollardan yürümeye çalışanların ve 354 gündür hiç ağlamadım.


Sonra o şarkıyı buldum "Charmed". Artık ne olursa olsun dinlemeye hazır hissettiğim, belki sadece bir hayal belki de gerçekleşmesini dilediğim günler gibi. Bir yerlerde olabileceğini unuttuğum ya da reddettiğim. Şimdi ayağa kalktım ve yürümeye başladım, bu seferki zorla kendimi inandırmaya çalıştığım türden bir yolculuk değil. 


Sonucu ne olursa olsun daha farklı gülümseten ve yeniden kendime inanmamı sağlayan. Sonuçta kalktım artık ve yürüyorum, bazen tökezlesem de..

Anılar gibidir biten her içki şişesi. Kendince özel bir anlam taşır bir şekilde ve benim de yaptığım buydu; anılar gibi şişeler biriktirmek. Tek başıma bitirdiklerimin bile güzel bir sözle sonlanan rafı vardı.

Geçen senelerden bir yaz, yarısını önüme dizip üzerine bin mavra iliştirdim üzerlerine. Alet çantasından çaldığım çekiçle kırmaya başladım, parçalandıkça şişeler sözlerde birer birer uzaklaşıyordu. Etraf cam kırıklarından geçilmez bir hal almıştı. Evimize benim yüzümden yıllardır falçata girmemişken bu kadar cam kırığı sevdiklerimin canını fazlasıyla acıtabilirdi.

Şimdi baktığımda kalan 10 15 şişe kitaplığımın en alt rafında tozlanmaya başlamıştı. Ben de yüzümü açık olan pencerenin arasından süzülen soğuğa verdim. Gözlerimi kapattım ve kendimi dinledim. Geçenlerde bir gün Moda'da otururken yanımıza gelen "araştırmacı yazar" arkadaşın sorduğu soruyu düşündüm. "Hayatın şu an düşündüğünde 10 katlı bir bina ve 10. kat senin tarif edemeyeceğim mutluluk seviyesinin temsili olsun. Kendini kaçıncı katta hissediyorsun?"

-Kendimi 7-8 arasında gidip gelirken hissediyorum.

Bu soruyu bana 2 ay önce sorsalar 3'ün üstüne çıkabileceğimi bile hayal edemezdim. Hayat gerçekten yazmayı üstlendiğimiz ama bazen kontrolümüzün çokça dışına çıkan bir hikaye gibi. Zaten zihinlerden çıkan her karakterde, kendi benliğimizin bir parçası ve yansıması oluyor. Kim aksini söyleyebilir ki!

Bu yüzden önce yalnız kalmayı sev, kendini dinlemeyi öğren ve bunu isteyen herkese saygı göster. Yalnız kalmak bir kayboluş değil, derinliğe giden kapının anahtarıdır. O anahtarı paylaşmak istediklerinde senin mutluluk apartmanının 7. ve 8. katını paylaştığın insandır...

Mutlu uyanmaya çalıştığım sabahın, huzursuzluğu vardı gözlerimde. Yüzüme çarptığım su ile yok etmeye çalıştım hepsini. İçimden hiç gitmeyen o rahatsızlık hissi bedenimi çevreleyip durmaktan da başka bir işe yaramıyordu. Akşam olunca neden yüzüm gülmüyordu ki? Neden saçma sorularla kendimi yiyerek bitirmeye çalışıyordum. Kimden ne bekliyordum ki?

Her şey yolundaydı nasılsa...

Zaman geçtikçe tüm sıkıntılarım küçük metabolitlere dönüşmeye başlıyordu. Hissiyatlarımı mı koparmalıydım yüreğimden? Yoksa başka çözümü olabilecek kadar kolay mıydı ?

Konuşmadıklarımız da hayatımızın gerçekleri değil miydi? Yorulmaya başladım, ağlayamadıklarım su üstüne çıktı. İçimden geçen binlerce anlatı ve ben yazamıyorum. Gücüm yetmiyor değil, anlamsızlaşıyor. Yine camın önünce ışığını kıstığım odanın kasvetinde kendimle konuşuyorum.

Kendimle konuşmaktan çok sıkıldım.

Gülümsemekten çok yoruldum. En mantıklı sonuca ulaşmak için kendi kendime münakaşa etmekten vazgeçmek üzereyim. Kaybetmeye yaklaşmaktan korkuyorum. Çekmeceme dolan küllerin griliğinden midem bulanıyor.

Uzun zaman sonra canım yana yana yeniden düğümlenmeye başladı. Elim kolum bağlı susuyorum...
"Bir hafta içindeki süreçte bilenler bile bilemez beni !"

Gelecek diye bir olgu yok, birilerinin sırtından beslenmek. Mutualist yaşamak bile değil bu. Çok yorgun ve hissiz...

Korku dolu bir bekleyiş var raylarımın bağlantı noktalarını sızlatan. Çok yorgun ve hissiz. Paylaşamıyorum, gereksiz  buluyorum ve geri kalmış hissediyorum. Kimilerine göre dosya taşıyıp fotokopi çekmeye bile razı gösteriliyorum. İdeallerden uzaklaştıran sistemin puslu sayfalarında kaybolmaya devam ederken, yalnız hissediyorum. Sırtımdaki ağrılar yeniden kendini göstermeye başladı. Bir anda iki sene ileriye ışınlanmak istiyorum. Kimsenin yerinde olmak istemiyorum, kendim olmak bile istemiyorum.

Sıfırdan ve sabırla birleştirdiğim benliğimi yeniden yakalamak istiyorum. Bu sefer yardıma uzanan elleri tutmak istiyorum. Çukurun içinde tek başına kurduğum düşüncelerle debelenmekten vazgeçmek istiyorum. Geçmişten gelen korkularıma çizgi çekmek ve yoluma çıkan engelleri aşarken mutlu devam etmek istiyorum.

Bana konuşulsun değil, benimle konuşulsun istiyorum. Uçurumun kenarında sevdiğim insanla otururken dağların heybetine, dalgaların sertliğine kafa tutmak istiyorum. Saklanmadan ağlamak ve yeniden kaybolmamak istiyorum.
Parçalanmaya başlayan hayatların izdüşümü nasıl olurdu? Kırık dökük cam parçaları arasında, elleri kesile kesile onları birleştirmeye çalışan küçük bir kızın gölgesi gibi mi?

Tonton teyzenin de dediği gibi "Bu kadar pozitif enerji veren bir insan, nasıl olur da mutsuzluk hastalığına tutulur ki?" Zihnin hastalığı değil bu, kabullenmek desen hiç değil. Kim neyi kabulleniyor ki, zaman tozunu akıtır her şeyin ve herkesin. Kelimeler düğümlenir çıkacağı günü beklerken. 

Sevgi olunca halledebiliriz, saygı olunca koruyabiliriz. O, bu; şu diye sorgulamadan...

Fakat kalbimi bir şeyler eziyor benden uzaklarda ama bir o kadar da bana yakın bir olay gerçekleşiyor. Ruhumun umuda bağlanan son bağları da kopuyor ve duvarlar üzerime geldikçe eziliyorum. Korktuğumu ya görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar. Neden ? Belli etmediğimden sadece, çünkü derinlerime inmekten de onlar korkuyor. Bir çığlık "Senin yüzünden bu hale geldi" derken. Fısıltılar "Derinleri acıyor benim canım kızımın" diyor. 

Ne çığlıklar ne de sessizlikler su dökemiyor yanmaya başlayan buklelerin üstüne. 

Zaman iyiden iyiye uzadı bu gece ve akmayı bıraktı. Ben kendi kendime dört duvar bir kutu içinde, yine kendi kulağıma fısıldamaktan yoruldum. 

 
İçimde bir hüzün var bu akşam, ne olduğunu kestiremediğim. Kocaman mutluluklar içinde yalnız hissettiğim. Kimsenin yüzüne bakmak istemediğim bir hüzün. Anlatamadığım...

Ya da sesimi duyuramadığım.

Uzaktan gelen bir ses vardı içimi parçalayan, yeniden yeniden. İkinci kez çınladı kulaklarımda, sevgiye olan inancıma gölge düşürmeye devam ederken. İki insan birbirini aynı anda nasıl sevebiliyordu ve aynı anda nasıl vazgeçebiliyordu. İşte sorunda burada başlıyor; bir taraf vazgeçerken diğer taraf bunu aklına bile getirmiyordu. Sadece kelimeler havada asılı kalıyordu, sinirle.

Mesela ben, ben de yokmuşum gibi bugün dünyada. Son günlerimdeymişim ve herkes teker teker gidecekmiş benden. Sessizlik ile hazırlanmış sofra, gürültünün geleceğini bile bile. Harfler kelimelere dönüşmüyor dilimde. Dönüşse bile aktaramıyordum kendime ya da kendim dediklerime.

İki arada kalmak bu, asya mı avrupa mı? Demek gibi. Ortası yok, çıkar yolu yok. Benim haritam 5'e bölündü bu gece. Gitmek istediğim, kalmasını istediklerim, arkasını kollayacağım ve elimi asla bırakmayan.

Bedenime yapışan hastalıklarım, anlaşılmayan anlarım. Tek bedende iki kalp ve hissedemediğim. Korktuğum...

Dağılmayın demekten yorulduğum insanlarım var içimde.
Umutla mı uyanmak güne yoksa umuda bir şekilde bağlanabilmek mi, insanı insan yapan. Aslında hepsini ayrı ayrı günlerde ayrı duygularla yaşamak sanırım.

Kendin, diğerleri ve sevdiğin adam...

İnsanı insandan en çokta korkuları soğuturmuş. Zaten korkularından dolayı hayatını yaşayamayan insanoğlu, çevresindekilere de zarar vermeye niyetlidir. Kırmızı değil rengim, siyah ise hiç değil özellikle şu sıralarda. Öfkem yaşımdan gelen bir meziyete sahip, sonsuz ve geleceği görmeden büyümeye devam ediyor. Büyük bir kısıtlama altında değilim ancak fazlasıyla eziliyorum. Konuşsam kar etmiyor sussam sessizlikten çok gürültü getiriyor. Nedir bu ailelerin alıp vermedikleri? Gereksiz güvensizlikleri ve derin korkuları. Kapının önünde karanlığın içinde sessizce oturmak geliyor içimden. Kilide uzanması gerekmeyen anahtarlar taşımak istiyorum cebimde. Üstüme kilitlenmeyen kapılar...

En kötüsü de sevdiğin, karşılıksız sevdiğin insanların yaptığı psikolojik savaşa karşı ayakta durmaya çalışmak. Manipülasyonlardan arınmak, oluruna bırakmak.

Artık yeni kararlarım ve planlarım var. Sessizlik gibi, açıklamaya gerek duymamak gibi. Kendimi anlatmaya çalışmaktan vazgeçmek, gibi...
Ne çok gibi var.

Göt kadar odanın içinde geçen her karanlık gecenin uykuya varmasını beklemek. Ne kadar yazık sevdiğini görebilmek için aydınlığı beklemek, ne kadar uzun ne kadar zor bazen. Bunlar yüzünden vazgeçilirse korktuğum zorlarım var. Asla affetmeyeceklerim var. Var oğlu var ulan!




Eskiden arka balkondan dışarı izlediğim zaman bulutların arasındaki ejderhanın kanatlandığını görürdüm. Üzerinden belki de 10 yıl geçti yeniden çıktım o balkona bir de kuyruk eklenmiş ejderhama, yılan gibi sürünmeye çalışıyor. Bir kez üflesem tüm nefesimi üzerine ve uçursam taneleri kanatlarına diye düşündüm. 

Sen de mi yalnızsın ince bulut ?

Bazen de ismimi fısıldadıklarını duyarım. Çoğunda çıkan ses annemin tınısında yayılır kulağıma. Kafamı kaldırıp içeri bakarım, annem de bana bakar. Sadece somurtup odama geri dönerim. İçten bir gülümsemeyi bile veremem ona ne kadar da hainim. Sanırım yalnız kalmamın tek suçlusu bu, hain duygularım; bıkkınlıklarım, somurtmalarım ve en kötüsü de anın değerini bilmemem. Ne yazık...

Nedenini bilmediğim haykırışlarım var, sorgulamak istemediğim. Bahsetmekten kaçındığım ve yargılamaktan korktuğum. Eski duyguları perçinleyen soluklarım var. Bolca yalnızlık. Tanımadığım insanlara olan öfkemi tanıdıklarıma karşı baskılayamadığım anlarım da var. 

Nedenini bilmediğim yalnız bırakılışlarım var... 


Karanlık suyun derinliğinde yaşanan karmaşa, ışığa ulaşması ile son bulmuştu. Bir fincan kahve, parmaklarım yeniden tuşların arasında dolanmaya başladı. Kaldığım küçücük evde ve loş yapmak için yırtındığım odamda artık yalnız değildim. Azımsamayın, 10 kilo verdim iki ay içinde.

Bir ben döndüm ancak döngüler benden bir türlü dönmedi geriye. Ne zaman kalabalığa girsem daha da yalnız hissettim. Önce kendimle konuşmayı bırakmıştım, geceler boyu yazılara sığınmak yoktu artık. Ortama salınan karbondioksit yalnız hisseden birey için çok fazlaydı ama zehirlemiyordu.

Haziran atla kovalamıştı hayatımı, Temmuz ise beklenen kısa bir tatille. Ağustos'un geçmeye niyeti yoktu ne de olsa sonu Eylül'e bağlanan işkence ayıydı kendisi.

Bir gece vakti, herkes uyuduktan sonra tatilimi geçirdiğim sahil kasabasında tek başıma yürüyüşe çıktım. 1 aydır müzik dinlememiştim, odadan çaldığım kulaklığı taktım telefona. Binlerce insan üzerime doğru yürüyordu, kimi sarhoş, kimi ayık hepsi de fazlasıyla mutluydu. Düşündüm ve sordum kendime, "Acaba ben mi uyum sağlayamıyordum insanlara, yoksa insanlar bana uyum sağlamaktan yorgun mu düşmüştü?" Sonra kanlı ay tüm güzelliği ile doğdu geceme, "Kimse kimseye uyum sağlamak zorunda değildi."

Yalnız olmak bir tercihti benim için belki de. Artık hasta değildim, zihnim her zamankinden daha berraktı oysa. Neden arkadaşlarım bile beni sevmekten vazgeçmişti ki? Uzak kalmıştım istasyonlara, hiçliğin ortasında varlığını sürdürmekti benimki.

"Şimdi kusacağım."

Sırtıma vuran ağırlar sporla yok olmuştu zannederken ben, yeniden yeniden acı çekmeye başlamıştım. Her şeyin eskiye dönmesi sadece bir kaç saatimi almıştı. Sadece bir kaç saat ile ben yeniden ben olmaya ant içmiştim.