22 Şubat 2017 Çarşamba

Çizim Tahtası

Bu aralara iç huzurumu sağlayabilmek için resimler karalamaya başladım. Tabi ki her zaman olduğu gibi yetenek olduğunu düşünmüyorum..




-Jean-Paul Sartre-


Yazılarımı dergilere göndermekten, az kaldı pes etmek üzereyim. Ve bu aralar krizlerimi çok yoğun yaşadığım için, arkadaşlarıma sığınıyorum. Sığınırken, kaybediyorum bazen ama bekleyin beni yeniden döneceğim diyorum. Her sabah laboratuvar olduğu için erken vakitlerde uyanıyorum, zaten pek uyuduğum da söylenemez..

Sakinleştiricilere düşmek istemiyorum yeniden, antidepresanlar...

Neden düzelemiyorum, nasıl bir ayrılıkmış bu diyorum kendi kendime. Her gün ruhumda yeni bir acı keşfetmeye devam ediyorum. Yağmurların bazen seni bana geri getirmesini umarak koyuyorum kafamı yastığa ancak hüsranla uyanıyorum.

Şiirlere tutuldum bugünlerde, Erol ile vapura bindik geçenlerde mesela. Şiirler okuduk martı sesleri ve hafif esintiler eşliğinde.

Ve hala büyük bir boşluk yokluğun, başka insanlarla gülüyor olman canımı yakıyor. Mutlu olmana sevindiğim kadar, seninle yeniden gülemediğim için üzülüyorum. Aşktan yana, senden yana bir beklentim kalmadı zaten, sadece kısa kısa umutlar içimde olmayacağını bildiğim ancak beni ayakta tutan.

Bir sürü defter aldım, bir sürü yazı, hikaye, çizim hepsi sen.. Tek bildiğim eski sen oldukları artık. Vazgeçemediğim..

Sezen ablaya takıldım bir de yeni albümünden bir kaç parça beni benden aldı..

Acıyı seninle tanıdım, sensiz yeneceğim olsun. Bir daha kimseyi böyle sevemem ama yeniden terk edileceğimi de biliyorum. İlişkiler bana göre değil, kendimi odama kapatıp saatlerce sanat, edebiyat duvarlar boyu yazı seansları. Tek istediğim bir an önce bitsin şu okul ve kazanabildiğim şeylerle, insanlara güzel şeyler katayım başka bir şey değil derdim.

Kısa bir şiir ile;

"En güzel kelimelerden
cümlelerden kurdum
sayfalar dolusu yazılar yazdım
sana dair!
ama
Yetmedi yetmedin yetiremedim!

Hani nasıl desem?
uzun bir aşk öyküsü anlatımı tadında
kısa bir şiirdin sen,
bitmedi..."

16 Şubat 2017 Perşembe

Günleri Karalamak 2

"Son sözlerinden sonra artık baş etmek istemiyordum. Ne sesini duymak beni rahatlatabilirdi ne de yüzünü görmek. Olduğum gibi sevememişti beni ve ben buna katlanacağım günleri şimdiden bir köşeye atıp, iyileşmek istiyordum. İyileşmek demişken, o zamanlar hasta olduğumu bilmiyordum bile..." diye sonlanan günlük yazısını, gözlerinden yaşlar dökülürken okudu Derin. 

-"O zamanlar hasta değildim ya..." diye sayıkladı içinden. Bir başına sırtında çantası, küçülen bedenine acıyarak bakan gözleri umursamadan bir sigara daha yaktı. 

Şimdi geriye kalan tek şey kılıç kadar keskin gerçekler ve yüzleşmesi gereken bir ölüm sessizliğiydi. Aylardır kafasını kaldırıp bir kez bile gökyüzüne bakamamıştı belki de bakmak istememişti. Çünkü sevdiğinin yüzü kalan ömründe görüp görebileceği en güzel gökyüzü manzarasıydı onun için. Gel gelelim ki acıları bir kenarı itmeyi çoktan öğrenmişti. Sevginin sahtesini mor ışıklar olmadan da anlayabiliyordu artık. Ne eski günleri geri getirmenin peşindeydi ne de gelecekten güzel bir gün yakalamanın. 

Denizin, yaz sıcaklığında içini ferahlatan kokusunu bir daha hiç alamayacakmış gibi içine çekti ve sigarasının elinden düştüğünü fark etti. 

-"Koyverdim be dünya hadi şimdi gel ve beni yen. Sana demiştim hayatta başaracağım en güzel şey olacak ölüm diye. Tüm hücrelerim teşekkür edecek bana, zorla yanımda kalmaya çalışan kalpler huzura kavuşacak ve perde büyük alkışlar eşliğinde önümde kapanacak." dedi martıların süzülüşünü izlerken. 

Derin için çok büyük bir acıydı ayağa kalkamamak, bunu da en iyi babası anlardı. Sonra durup düşündü;

-"Annesinin kaderi... Sahi neydi ? Evet baba biliyorum, kızınaydı..."

Aslında sorunlu bir çocukluk geçirmemişti. Ne annesine ne de babasına bir öfke beslemiyordu ve her şeyden önemlisi hesaplaşması gereken kişi de, kendisi değildi. Babasının, kendisini ne kadar çok sevdiğini herkesten daha iyi biliyordu başta. 

Etrafında olup bitenleri hatırlayacağı yaştaydı ve babasının sorumluluktan kaçmak istediği zamanları, çivilerle kazımıştı odasının duvarlarına. Annesini görüyordu ve babasının kapıyı çekip gidişini kabullenemiyordu bir türlü. İlk günleri çok zor geçiyordu. Özellikle, saatlerce odasından çıkmayan bir annesi vardı artık. Kilo vermiş, yatak odasının duvarlarını yazılarla doldurmuş. Sigara dumanından çoğu kez göz gözü görmeyen bir hüzün yuvasına dönmüş bir odadan çıkmayan annesi...

Geçmişi düşünmek acısına acı katmıyordu artık. Çünkü ne olursa olsun ailesini hala çok seviyordu ve içten içe annesi ile babasının da hala birbirlerini sevdiklerini ve birbirlerine diğer herkesten daha çok değer verdiklerini biliyordu. Çünkü annesinden duyduğu en güzel cümlenin, çoğu kez babası adına söylenmiş olduğunu biliyordu; 
"Bir kez olmadı diye pes edecek değiliz ya, kafanı kaldır ve gökyüzüne bak Derin. Kim nereye giderse gitsin, sonsuz umutlarla aynı gökyüzünü paylaşmaya devam edeceksin."

O zamandan beri biliyordu aslında, harcanıp giden hayatlar değil duygulardı herkesin bir bekleyeni vardı. Annesiyle kendisinin ise beklediği...
Ve zaman yine tekerrür etmeyi başarmıştı bir şekilde.

10 Şubat 2017 Cuma

Violette

Her yere saçılmış binlerce yazı, dergilerce ağızdan dökülüyor yerlere ve karanlık gökyüzü bizi yeniden kavuşturdu bu gece. Bilmem kaçıncı sayısı bu edebiyat dergisinin önüme düşen, bir eksik bir fazla... Gündüzler yine geceden saklanıyor dağın en uç noktasında. Bir ben biliyorum bu göğüs ağrılarının nasıl geçmediğini ve bir ben biliyorum yokluğun büyük yüküyle kaybolan hayatımı.

Kumbaram önümde içi kalem dolmuş ve tek bir metelik bile sayamazken; gölgen, kokun yine içime doluyor boş sokaklarda. Tıngırtısından mıdır hayatın orasını bilmem ama duvarlar boşluk olmaksızın doluyor yüreğime. Bir kaç rakam gözüme ilişiyor ışığı aralanmış odanın ardında, küsuratı büyük kayıp ruhumda.

Ellerim sanki notalar şeklini almış ve kocaman bir orkestraya şeflik yapıyor şimdi. Evet şimdi duyuyorum, sessizliğin içindeki acı çığlığı kalbimin. Okudukça içime işleyen şiirler kulaklarımda, ben uzanmaya çalıştıkça hayata, hayat yine benden çok uzaklara kaçıyor.

Sırtımda bir çanta ve karanlıkta elimde bir peluş ayı ile korkusuzca ilerlemeye devam ediyorum. Işık benden çok uzakta, "n'olur gitme" diye yalvarıyorum ve satırlar karalanıyor bir anda.

Pergelin ucunda sıkışmış kalmış ruhumla daireler çiziyorum etrafında, merkezdeki nokta ne zaman baksam yine sen oluyorsun. Evvela boş duvarlarda asılı kalan son maskeler de düşüyor. Tırnaklarımla kazıyorum derimi yeniden sende bulduğum kimliğimi arındırmak için kirden.

Dudağımda nahoş bir kan tadı, perde şimdi kapandı ancak ben yine nerede olduğumun farkında bile değilim. Gözlerim kapalı, şimdi de bileklerim uyuşuyor. Ruhum büyük bir boşluğu boyluyor.

Kim istediyse beni çıkaramıyor dipsiz kuyulardan. Yaşamak, yaşamak istiyorum yeniden seni. Seni ve senin olan her şeyi, kurumuş güllerimiz saklı kutudan kokusunu yaymaya başladı bile. Nefes alamıyorum, ilaçlarım etkisini mi kaybetti yoksa okyanusun dibini çoktan boylamıştım ve fark etmiyor muydum? Bilemiyorum...

Güzelsin çok güzel, yazılmamış en güzel şiir sensin. Yazılarda ki en güzel karaktersin, renksin...

Ah kader sana mı olmalı isyanım, sen mi aldın benden onu yoksa ben mi sana verdim korkularımla. Eridiğim tenine, yandığım kalbine. Karşında bir yabancı gibi otururken, yanağını okşayamadığımdan önümdeki fincana deli gibi sarıldığım en korumacı anımsın.

Uzayda yarattığım boşluğun tek tamamlayıcısı, ruhumun yegane eşi. Aynı hisleri paylaşmadığını düşünmekten korktuğum en derin sanrılarımsın. Kabuslarımda başkalarının olmak istediğin felaketimsin. Ama her şeyden önce zamanın beni yarattığı ve sen diye koyduğu aşksın...

9 Şubat 2017 Perşembe

Günleri Karalamak 1

"Derin sonunda dayanamayıp, kopardığı papatyalardan bir tanesini kitabının arasına yerleştirdi". 


Acımalarından yavaş yavaş sıkılmaya başlamıştı. Yüzünü nereye dönse gözlerini belertmiş boş bakan insanlarla doluydu çevresi. Annesi ise hala İzmir'e geri dönemediği için ağlamaktan başka bir şey yapamaz hale gelmişti. 
Yıllar önce ona arkasını dönen oyuncular bile hayatının merkezi olabilmek için bir yarıştaydı.
Derin ise ölümü, sindire sindire soluyordu. Yaşamaktan vazgeçmek değildi yaptığı, sadece her şeyden ve herkesten uzakta kalma fikri kanına girmişti bir kere. Yazın ortasında üşüyen bedeninin, umarsız çırpınışları arasında telefonu çaldı.

-“Hayatım, nasılsın?” dedi. Arayan tabi ki aşık olduğu insandı, Doruk..  Ve saat neredeyse 10 buçuk olmuştu bile.

-“İyiyim, sen nasılsın?”

-“Yarım saat sonra yanındayım, bugün uzun bir gün olacak. Bekle beni... Seni seviyorum.” dedi Doruk.

Derin ise sadece onaylar bir homurtuyla telefonu kapatıp, battaniyenin altına geri döndü. “Seni seviyorum” kelimesinin güzelliği ve altındaki maske o kadar yalancıydı ki. Aylar önce duymak istediği sözleri, neden bu halde duyuyordu ki?

-“Derin ! Uyandın mı?” Eylül’ün sesiydi bu. Can yoldaşı biricik arkadaşı, en çokta onu bırakıp gidecek olmak yakıyordu içini. Ama bu sancılı zamanları  unutturamazdı artık, çok geçti ve bunun pişmanlığıyla doluydu kalbi.

-“Odamdayım, Doruk aradı yoldaymış.”
Koşarak yanına geldi Derin'in, yatağının kenarına oturdu;

-“Bu sabah sana kahvaltı hazırlayamayacağım için çok üzgünüm ama başka istersen getirebilirim.” dedi.

-“Şuan sadece seninle konuşmak istiyorum” dedi Derin. Eylül'ün, alnına uzanan elini tutarak.

-“Tek kelime etme ve beni dinle lütfen.” dedi ve onaylayan gözlerinde bir dolu hüzünle yanıma uzandı.

-“Bu kimse için bir son değil sende biliyorsun ve…”

-“Derin böyle başl..”

-“Anlaşmıştık ama” derken birden kalktı Eylül.

-“Bu konuda seninle sonsuza dek anlaşamayacağım! Kusuruma bakma, hadi üstünü değiştir şimdi. Her şeyi hazırladım.” dedi ve odadan hızla çıkarken, yarım kalmış sözleri kendi kendine dalgacı bir ses tonuyla tekrarladı.

Yataktan yavaşça kalkarken, midesinin gereksiz bulantısına ilan ettiği şarkıyı mırıldanarak geçmesini umut ediyordu. Aynanın karşısına geçtiğinde kendine baktı, "Bu ben miyim?" diye sorarak, rüzgarı hayal etti, tenine değip geçen serinliğini. 
Artık üşümüyordu, içini bir sıcaklık kaplamıştı bile. Karşısında aşık olduğu adamın gözleri duruyordu, derin kahve bakışları ile;

-"Kartanesi hala giyinmemişsin" dedi Doruk, oysa odaya girdiğini bile fark etmemişti hayallerin arasında verdiği soluklarda. 

Çirkin bulduğu tenini sevdiği adamın gözlerinden saklayabilmek için tüm gayretiyle yatağa attı kendini. Gözlerinde gördüğü ışıktı bu biliyordu çünkü hikayesi ya böyle başlayacaktı ya da sonsuza kadar sevgiyle anılarak burada bitecekti. İşte o zaman anladı ki artık hiç bir başarıyı sevinçle karşılayamıyordu. Bundan sonra da en büyük başarısının sevdiklerine daha çok acı çektirmeden önce ölmek olacağını hayatın kulağını fısıldıyordu. 

Tek korkusu sevmeyi unutmaktı ölünce, sevecek bir şeyler kalmayacaktı yanında. Yüzünü bir gülümseme aldı tam da o anda çünkü sevmeyi değil ancak sevilmeyi bir zorunluluk yapan bu hastalıklı bedenini geride bırakacaktı.

Sevdiği adama hiç bir şey söylemeden çantasını toparlamaya başladı ve tek solukta kendini güneşin altına, çiçeklerin arasına attı...

8 Şubat 2017 Çarşamba

Gün Gelir

Karşılıksız da olsa hala onu çok sevdiğimi biliyorum. Çevremde bana değer veren kim varsa "Sevilmediğin halde, neden kendine bu işkenceyi çektiriyorsun hala" sorusunu kendimi dinleyerek buldum;


"Sevgi" evrensel bir kelime olmakla beraber fazlasıyla öznel de bir kavram. Ben aylardır kendimi dinleyerek gerçeğe ulaştığımı biliyorum. Çok acı çektiğimi ve sonuçlarına da katlanmak zorunda olduğumun gayet tabi farkındayım. Ancak kendimi bulduğum insanı, birincisi unutmak kalbime büyük bir haksızlık olacaktır. Çektiğim tüm sıkıntıların boşa gideceği korkusu da değil bu kalbe yapılan haksızlık. Çokça sevdiğim bir abimin de bana zamanında dediği gibi "Herkes sevilir birileri tarafından önemli olan gerçekten sevmeyi bilmektir. En büyük armağandır sevmek birini." Bende bu felsefeden yola çıkarak, kalbimi tamamen açtım kendime. Farkına vardığım şeyse;

Akademik başarım bu dönem çok yüksek olmadığı halde geçtiğim her dersin sevincini yarım yaşadım başta. Anlatacak ve sevincimi paylaşacak insan artık yanımda değildi sonuçta. Yarım kalan yanımı, hayal gücümle tamamlamaya karar verdim bu şekilde. Çoğu kez rüyalarımda paylaştım sevincimi, sonra durup dururken kendi kendime konuşurken buldum kendimi. Önemli olan da buydu zaten, ben onu çok seviyordum ve onun beni sevmesinin hiç bir önemi yoktu o anda.

Sonuç olarak çok acıdır ki sevdiğin insanın tenine uzak kalmak hele ki görsel hafızası canavar gibi çalışan bizlere ve dokunamamak yorar kalbi, hissedememek. Ancak öyle bir ruhu var ki güzel adamın; uzaktan sevmek bile çok özel, güzel. Acısa da kanasa da hepsi içimde çok derinde. İyi ki zamanında beni benden daha çok sevdi ve bana beni verdi. Gün gelir belki baharın en güzel gününde boş bir bankta yeniden kesişir yollarımız, ve o zamana kadar yaşadığı her şeyi saatlerce dinleyebilmek kalır bana da.

6 Şubat 2017 Pazartesi

Üstü Kapalı

Gelecekten sesleniyorum;

Küçücük diye adlandırılan üzüntüleri  büyük acılara dönüştürmeye gençken başlamıştım. Bu da haliyle ruhumu erkenden yaşlandırdı ve ben size gelecekten sesleniyorum.

Arkadaşlıklarım da eskisinden daha iyi artık kimsenin beni yıpratmasına izin vermiyorum. Gelene "merhaba" gidene "eyvallah" diyorum. Tabi değerli olanlar içinde yıkılmamış ruhum kadar "gitme" diyebiliyorum yine.

Sonra acıların kapısı aralanmaya yaklaşınca anlıyorum ki, bu acılar insanın yattığı yatağı bile yabancı kılmaya başlıyor zihinde. Kafalar bir kenara çekiliyor güzelce, algılar son ses açılıyor ve zaman kısalmaya başlıyor birden. Sarılan bir sigara ve içilen zaman 15 dk iken saatler sürüyormuş hissi yaratıyor. Ruh eğlenceye dalıyor uzaklarda.

Bu geceye geri dönüyorum, bir şey var bu gece içimi kemirip duran ve kalbi derinden ezen. Sanki benden uzaklarda ama bir  kadar da bana yakın gerçekleşiyor hayaller. Ruhumun bağı kopuyormuş gibi bir his, aklımı mı kaçırıyorum yoksa ciğerlerimin beni ele vermesi üzerine ölümü bileklerimden ruhuma kadar hissediyorum.

Bu gece uyursam ölecekmişim gibi gözlerimi kapamaktan çok korkuyorum. Korkuyorum ben ve sen yine göremiyorsun, yine de "neden" diye sormak istemiyorum artık. Ruhumu kaybediyorum ve önce bedenime çöküyor karanlık. Hastalığı düşünüyorum, ölümcül olabilmesi gözlerimin içine bir parıltı bırakıyor. Sonuçta bu benim ruhum ve yanlış olan hiç bir şey yoktu ortada. Şimdi alabildiğim nefesler için seviniyorum, alamadıklarım için üzüleceğim zamana girmeden önce.

Doktora yeniden gitmeye de çok korkuyorum, dört duvar arasında öleceğini duymak. Zaten dediğim gibi 20 yaşında ölmüş ruhun bedenden ayrılmasını beklemek bile çok zorken. Madde de bakınca sensiz yaşamak sanki çok kolaymış gibi birde bunların getirdiği yükü sensiz atlatmaya çalışmak.

Sabahları nefes almaya başladığım anı bekleyen canım annemde benden 4 saat uzakta ve ben ne olursa olsun dik durmaya çalışıyorum. Ancak psikoloğuma verdiğim sözü bile tutamıyorum, bir türlü gidemiyorum şu ilaç kokularının arasına.

Kim ne derse desin kendim için gerçek acı eşiğini tattığımı biliyorum, savaşıyorum.Ölmekten değil korkum, benden uzak olsa bile ruhunla aynı şehri paylaştığım gerçeğinden kopmak istemiyorum sadece.