18 Şubat 2018 Pazar

Kısa Bir Serüven

Her insanın hayatını bir veya birden fazla yazar elbette etkilemiştir. Belki yazmak için bir neden olmuştur belki de hayatının en önemli anlarını, sanki kendi hayatını okur gibi okumuştur. Kafka ile Dostoyevski de benim için bu yazarlar arasına girmişti. Ancak bugün hayatımın üç ayrı evresini ayırdığım Paulo Coelho ile tanışmamı kaleme alacağım.


2015 senesi hayatımın en uzun soluklu ve en güzel senelerinden biriydi. Kendimi ve insanları tanımaya başlamama yardım eden kimselerle, dolu dolu geçirdiğim bir sene. Üniversite sınavına hazırlanırken kaybettiğim okuma alışkanlığımı yeniden kazanmaya başladığım aylardan birinde, Paulo Coelho'nun çok bilinen kitaplarından biri olan "Simyacı" ile yeniden tutundum edebiyata. 

İçimde yaşattığım ve insanların hayran olduğu küçük kızı, dolu dizgin hayatta tutmaya çabalarken "Simyacı" ile hayatımın derinlerinde gizli kalan yanlarımı da okudum ve ezberledim. Sevmek, aşık olmak adına bir ömür yaşanacak ne varsa bir sene içinde yaşadım. Kitabın karakteri olan Santiago gibi, içimdeki huzuru ve mutluluğu arama serüveninde sevdiğim insanlarla ilerlemek adına büyük adımlar attım. Ruhumu tazeledim, Dünya'yı ve insanları derinlemesine inceledim. Hayatımın sonuna kadar mutlu yaşayacağım bir masalın içine sürüklendim. Fakat bu masal sonsuza kadar sürmedi.


Yalnızlık ve hayatın kötülüklerinden uzak kalmaya çabalarken tökezlediğim bir döneme girdim. Bu sırada "Veronika Ölmek İstiyor" ile tanıştım. Soğuk bir Kasım akşamı eve dönerken uğradığım kitapçıda, duygularımı ifade etmesini dilediğim başlığı aradım. Ölümün soğuk pençesi altına giren ruhum, günbegün erimeye devam ederken insanlardan ve aşktan soğumaya da başlamıştım. Bir daha kimseyi sevemeyecek olmam ve sevilmeye değer olamayacağım kanısına çoktan varmıştım. Her gün ortalama iki veya üç yazı yazarak ruhumu rahatlatabileceğimi düşünürken, sayfalarca hece döküyordum. 

Raflara göz gezdirirken zihnime şimşek gibi çarpan başlık gözüktü "Veronika Ölmek İstiyor" ne de olsa ruhunu bir aşka kaptırmış eriyip giderken "Deepinside Ölmek İstiyor" çokta uzak bir ihtimal olarak gözükmüyordu. Bir gün içinde tüm kelimeleri ezberler gibi, sindire sindire okudum kitabı. Kendimi öldürmeye çalışırken, yolda karşılaştığım herkese şans vermem gerektiğini anladım. Yeni dünyalarla tanıştım "Simyacı"yı okurken -insanları tanıdım ben- dediğim zamanlara gülerek. "Ne insanları ne de Dünya'yı hala tanıyamamışım ne yazık ki!" dedim kendi kendime ve kurtulmaya çalıştığım acının eşiğinden dönmeye çabaladım. 


Ertesi yıl;

Her şeyi ve herkesi bir bir ardımda bırakmaya başlamıştım artık. Gecelerde gelen kasılmalar şimdi çok uzaktaydı benden ve hayatıma bir sürü insan sokmuştum. Ancak hala aşık olabileceğime inanmıyordum ve birinin beni sevebileceğine olasılık dahi vermiyordum. Kabuğum sertleşmişti, kendimi tanımıştım, insanlardan olabildiğince uzaklaşmıştım ve kendime çekirdek bir dost grubu oluşturmuştum. Hafta sonlarımı eğlenmeyi bilen insanlarla geçirmeye başlamıştım. Kimseye kolay kolay güvenmiyordum ama acımın üzerinden iki sene, koskoca iki sene geçmişti ve ben yeniden sevmek istiyordum. 

Hayatım aynı seyirde ilerlerken eserlerine çokça saygı duyduğum ve hayatını ezberlediğim adam "Vincent Van Gogh"un hayatını anlatan film "Loving Vincent"ı izlemek için gittiğim Kadıköy'den dönerken, bir sene önce acı ve öfkeyle girdiğim kitapçıya yeniden uğradım. Rafların altını üstüne getirmek, bir sürü kitap almak istiyordum derken "On Bir Dakika" ile karşılaştım. Ertesi hafta yola çıkacaktım, kitabı benimseyebilmek için mükemmel bir fırsattı bu. Zaman geldi ve ben arabanın sıcak koltuğuna gömüldüm elimdeki kitabı zihnime işleyebilmek için. "Maria, ah güzel Maria. Bir sürü erkek tanımıştı, onları etkilemeyi öğrenmişti ancak aşkı bir türlü bulamamıştı." Kitaptaki karakter kadar yorucu ve derin bir serüvene çıkamamıştım, gerçi çıkmak isteyeceğimden de emin değildim ancak Maria'da çok şey bulmuştum. Tek solukta Paulo'nun tüm kelimelerini sindirmiştim kalbime.

Üç kitaplık bir serüvendi bu iki sene benim için ve hayatımı okumuş gibi ilerlemeye devam etmiştim. 

Kitaplardan çok şey öğrenirdi insan ben de bunu özümsemiştim, hem gezmiştim şehir şehir hem de okumuştum. 

-Santiago, Veronika ve Maria- bir bütün olmuşlardı içimde ve en saf haliyle sunulmuşlardı. Tüm zorluklara rağmen ilerlemiştik hayat yolunda. 

Okuyarak ve yazarak...

15 Şubat 2018 Perşembe

Köklerimizden

"Zihnin masasında tartışılan en net konuydu -Şimdi yumurtadan yeni çıkmış dinazor, hayata neden küfrediyor ve tüm yasaklı kelimeleri duvardan aşağı atıyor-"

Yaprakları buz tutmuş ağacın sessizliği tüm ormanı sardığında, düşünceler bin bir ağız dolusu gürültü çıkartıyordu. Esen rüzgar ısırırken gövdesini, umutsuzca baharın dökümünü bekliyordu. Bağlandığı ve beslediği, bu zamana kadar özenle baktığı yapraklarından kurtulmayı diliyordu. Nedendir bilinmez ama bekliyordu sadece. 

Yapraklar çok şey öğretmişti ağaca ve köklerini daha sıkı salmıştı toprağa. Güvenebileceği tek yer yani yaşam kaynağı verimli bir topraktan başkası değildi. Yapraklara öğretiyordu kudretini, bazense sadece bir ağaç olduğunu unutuyorlardı yapraklar. Sadakatle bağlandıkları dallarında, huzurun eşiğinde toprağa yeniden karışmayı bekliyorlardı.

Ve ağaç öğreniyordu, aslında toprağın verimini yine kendisinin sağladığını.  Her geçen gün daha da sıkı bağlandığı toprağa onu terk etmediği için şükrediyordu. Zaten ağaç ne kadar eğilirse eğilsin, toprak her zaman gövdesini yüceltmeye ant içiyordu.

İkisi de birbirinden eşsiz ve bir o kadar da aynıydı. Ve bunu yok etmeye çalışanlara Spinoza;

"İnsanlar bize zarar verdikleri için değil, yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunçlar..." 

demiştir.

12 Şubat 2018 Pazartesi

Plaklar Dönüyor

Soğuk bir kasım akşamı, yürüdüğümüz yollardan tek başıma geçiyorum yine. Ve hayatımı yeniden yoluna koyacak binlerce neden arasından bir tanesinin beni bulmasını diliyorum.

Güneşin bulutlar arasında el sallayışına müziklerle cevap veriyor ruhum. Küçük ama raflar dolusu kitapların olduğu bir dükkana giriyorum. Belki de bir kaç kelime ruhuma dokunacak ve beni bu karanlıktan çekip alacak diye umut ediyorum.

Elinde kocaman bir pikap ile bir kadın yanıma geliyor. Birlikte kitaplara göz gezdirmeye, bizi içine sürükleyecek hikayeyi bulmaya koyuluyoruz. Aklımda dolanıp duran tek şey, "aldığımız plakları dinlemeye zamanımız bile olmadı." oluyor. Belki de bir hüzünle gittikleri çöp kutusundan gerçek sahiplerine defalarca el salladılar, belki de doğru kişiyle dinlenmeyi bekliyorlar.

Kim bilir...




3 tane birbirinden farklı, bir o kadar da aynı yalnızlık hissini pekiştiren kitapla dükkandan çıkıyorum. Trafiğin içinde zamanı yavaşlatan ne varsa beni kitabın sayfalarını karıştırmaya itiyor;

"Kimsenin kimseyi yargılayacak durumu yok. Her insan kendi bilir çektiği acının boyutunu ya da yaşamında anlamının hepten yok olduğunu"                                 
                                                                   Paulo Coelho                       

Kim bilebilir ki ve kim neden yargılayabilir ki?

Yine evin yolu gözüküyor, ayaklarım geri geri giderken. Ancak saatin ibresi hızla yürütüyor beni. Kapıyı açıyorum, koşarak ağzına kadar dolu olan kül tablasını yeniden doldurmak üzere boşaltıyorum. Mumlarımı yakarak, sensiz boyamaya bile devam edemediğim odama kapanıyorum. Elimde kalemim baş ucumda kitaplarım bir şeyler karalamaya koyuluyorum.

11 Şubat 2018 Pazar

Theodore Twombly Olmak

"Üzdün bizleri gelecekten gelen ve her an içimizde bir sen olduğunu bildiğimiz adam"



Yalnızlığın gelecekteki en net şekliyle beden almış hali. Bir hayal ve zihninde yarattığın, sadece sesini işitebildiğin insana aşık olmak gerçeği.

3 sene kadar kısa bir sürede tüm duyguları bir süpürge yardımıyla bedenden süpürmek. Fazlasıyla depresif bir hayat. Sanal gerçekliğe tutulmak, kaçınılmaz son. Thedore Twombly gelecekte insanların yaşayacağı duygu durumu ve yalnızlığın pençesinde sürünen hayatların can bulmuş hali.

Büyük bir aşkın ardından, boşanma ile sonuçlanan ve hayatı derinden yıkılan bir adamın tüm hayatı gözler önünde. Sevgi yoksunluğu çektiği halde, kurumsal olarak çalıştığı "Sevdiklerinize Mektuplar" şirketinde iş ve hayat yorgunluğu yüzünden sevdiği insanlara bir mektup bile yazmaktan aciz insanların hayatına yön veren bir zavallı Theodore! Tüm yalnızlığından, satın aldığı bir işletim sistemi sayesinde kurtarabilmesinin derin hikayesi.

Günümüz şartlarında da yalnızlık ve depresyon toplumların en ölümcül hastalığı olmaya başlamışken izlenmesi gereken bir karakter.


Violette

Her yere saçılmış binlerce yazı, dergilerce ağızdan dökülüyor yerlere ve karanlık gökyüzü bizi yeniden kavuşturdu bu gece. Bilmem kaçıncı sayısı bu edebiyat dergisinin önüme düşen, bir eksik bir fazla... Gündüzler yine geceden saklanıyor dağın en uç noktasında. Bir ben biliyorum bu göğüs ağrılarının nasıl geçmediğini ve bir ben biliyorum yokluğun büyük yüküyle kaybolan hayatımı.

Kumbaram önümde içi kalem dolmuş ve tek bir metelik bile sayamazken; gölgen, kokun yine içime doluyor boş sokaklarda. Tıngırtısından mıdır hayatın orasını bilmem ama duvarlar boşluk olmaksızın doluyor yüreğime. Bir kaç rakam gözüme ilişiyor ışığı aralanmış odanın ardında, küsuratı büyük kayıp ruhumda.

Ellerim sanki notalar şeklini almış ve kocaman bir orkestraya şeflik yapıyor şimdi. Evet şimdi duyuyorum, sessizliğin içindeki acı çığlığı kalbimin. Okudukça içime işleyen şiirler kulaklarımda, ben uzanmaya çalıştıkça hayata, hayat yine benden çok uzaklara kaçıyor.

Sırtımda bir çanta ve karanlıkta elimde bir peluş ayı ile korkusuzca ilerlemeye devam ediyorum. Işık benden çok uzakta, "n'olur gitme" diye yalvarıyorum ve satırlar karalanıyor bir anda.

Pergelin ucunda sıkışmış kalmış ruhumla daireler çiziyorum etrafında, merkezdeki nokta ne zaman baksam yine sen oluyorsun. Evvela boş duvarlarda asılı kalan son maskeler de düşüyor. Tırnaklarımla kazıyorum derimi yeniden sende bulduğum kimliğimi arındırmak için kirden.

Dudağımda nahoş bir kan tadı, perde şimdi kapandı ancak ben yine nerede olduğumun farkında bile değilim. Gözlerim kapalı, şimdi de bileklerim uyuşuyor. Ruhum büyük bir boşluğu boyluyor.

Kim istediyse beni çıkaramıyor dipsiz kuyulardan. Yaşamak, yaşamak istiyorum yeniden seni. Seni ve senin olan her şeyi, kurumuş güllerimiz saklı kutudan kokusunu yaymaya başladı bile. Nefes alamıyorum, ilaçlarım etkisini mi kaybetti yoksa okyanusun dibini çoktan boylamıştım ve fark etmiyor muydum? Bilemiyorum...

Güzelsin çok güzel, yazılmamış en güzel şiir sensin. Yazılarda ki en güzel karaktersin, renksin...

Ah kader sana mı olmalı isyanım, sen mi aldın benden onu yoksa ben mi sana verdim korkularımla. Eridiğim tenine, yandığım kalbine. Karşında bir yabancı gibi otururken, yanağını okşayamadığımdan önümdeki fincana deli gibi sarıldığım en korumacı anımsın.

Uzayda yarattığım boşluğun tek tamamlayıcısı, ruhumun yegane eşi. Aynı hisleri paylaşmadığını düşünmekten korktuğum en derin sanrılarımsın. Kabuslarımda başkalarının olmak istediğin felaketimsin. Ama her şeyden önce zamanın beni yarattığı ve sen diye koyduğu aşksın...

10 Şubat 2018 Cumartesi

Lin Pesto


Gerçekten mükemmel coverlarının olduğunu kabul ettiğim nadide insan  "Lin Pesto".

Bugün küçük bir hayal ile zaman makinesi turu yapıyorum. Mustafa Sandal'ın "Araba" coverına tutuluyorum. Nerede o eski parçalar, o eski müzik anlayışları. Günümüzde insanlar 1 saatlik çalışmalar ile milyonlara hitap edebiliyor. Ancak bunun ne kadar doğru olduğunu tartışmaya açık bırakıyorum. 

Kulağa hitap eden eserler ile ruha şiirler döktüren eserler olarak ikiye ayırdığım müzik zevkimi Lin Pesto ile taçlandırıyorum. Saykodelik tınıların bulunduğu hissiyatını yaratan nadir insanlardan biri olduğuna inanıyorum. 

Sizde müziksiz güne başlamaktan nefret ediyorum diyenlerdenseniz diğer parçalarına da bakmanızı öneririm. İnsanın içinde farklı hissiyatlar uyandırıyor gerçekten de. 

Bir hikayenin oluşum aşaması benim için ruha işleyen müziğin arkada çalarken yarattığı akış ile başlıyor. Görsel ve duysal hafıza aynı anda çalışırken, anılar bir yumak halinde kelimelere dökülmeye başlıyor.

Çokça hüznü barındıran yazılarımın içinde, küçükte olsa umutlarla mutluluğu yakalayabilmenizi istediğim güzel hafta sonları diliyorum şimdiden. 

Önce Ruh Büyür

Hayata devam edebilmemizin en büyük dayanağı yazmaktan geçer. Tamam kabul ediyorum, çoğumuz mükemmel bir Sait Faik yahut Kafka saklamıyoruz içimizde. Ancak duygularımızdan kaçarken, korkularımıza sığınıp eriyoruz.

Her şeyden önce unuttuğumuz kocaman bir gerçek var ortada o da "Kendimiz". Biz kimiz, kimin gölgesi altında saklanıyoruz. Neden kendimize bunu yapıyoruz? Kitaplardan neden kaçıyoruz, kitaplara neden sığınıyoruz ? 

Yorgunluğumuz neden mesela? Oradan oraya taşıdığımız dosyalar ya da peşinden koştuğumuz işler yüzünden değil ! Bunları yaparken hayatımızı zorlaştıran insanlara olan bağlılığımız yüzünden, yorgunluğumuz. 

Orhan Veli bile demiş "Geç bunları anam babam... Bilirim ben yaptığımı."

Gerçekten neler yaptığımızı bilerek mi yapıyoruz. 

Ruhumuzu derin karanlıkta kalan gölgeler huzurunda, denize akıtıp yolumuza devam etmeye çalışıyoruz. Oysa kafamızı kaldırsak, sonsuz mavilikte bir gökyüzü de bizi bekliyor. Kendimizi derinlere gömmekten başka yaptığımız bir gerçek yok. 

 Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında, su alan kayığımız ve tek kalan küreğimizle boğulmadan ölmemeye çabalıyoruz. Yardım bekliyoruz. En büyük yardımın içimizdeki var olan güçte saklı olduğunu göremiyoruz.


Mutlu sonla biten masallara ve filmlere güvenme, sadece yok olan ruhumuzun hızlı bir şekilde parçalanmasına neden oluyor hepsi. Tek gerçek kendi hayatın unutma !

Yazmaktan ve okumaktan asla vazgeçme, büyük adam olmak okulunu layıkıyla bitirmeye benzemez. Önce ruhun büyüyecek, acılar büyütecek ve bedenine akacak. Önce aşık olacaksın, sonra iyileşeceksin. İlaçta sensin, zehirde...

Çıkar şimdi tüm kırgınlıklarını, mutluluklarını yaz bak gör o zaman asla kin tutmadan nefret etmeden büyüyeceksin ve kendine daha çok inanacaksın...