Güneş tepeyi vurduğunda yollarımızın da ayrıldığını hissetmiştim. Aynı arabanın içinde dörtlüleri yakmış bir halde ilerlerken, o ormanın derinlerini ararken ben karlı tepeleri hayal etmiştim.

"Dur."

Midem bulanmıştı, kafamda kurduğum acılara gebe kalmıştım haftalar önce. Kapıyı açtığım gibi yolun kenarına çıkarttım içimde acıdığım ne varsa. Nasıl olduğumu bile sormadan kapıları kilitleyip sürmeye devam etti. "Biliyor musun hala barışacağımızı umarak arıyorum onu."

Yüzümü yüzüne dönemedim, sessizce akıp giden bozuk asfaltın çizgilerini izlemeye başladım. Midem dönmeye devam ediyordu o sırada, kendimi tuttum yine. "Barışmayı umuyorsan, önce benimle konuşmayı bırakman gerekiyor bence." dedim buna katlanamazdım artık. Korku dolu bir kahkaha patlattı "Hemen de yanlış anladın, seni kırmak istememiştim." Yol boyunca susmak istedim, tek bir kelime daha çıkamazdı, kenetledim dudaklarımı ve sadece onu dinledim.

Bir daha sevmemek için yemin etmiştim ve yeminimi onunla bozamazdım. Bozmaya kalksam bile kovuğuna oturacak dilimler çoktan boğazıma düğümlenmişti. Kalan son dakikalarımızı bir şarkı ile taçlandırmak istediğini anlamıştım. Konuşmasına bir dakika bile ara vermemişti.

Dün gece yastığa başımı koyduğumda hayalini kurduğum anların hiç birini anlatamazdım ona. Gerçi hayatımda olup biten hiç bir şeyi anlatamazdım, en azından benim için doğru olmazdı. Bir eli direksiyona yön verirken diğer eli elimin üzerinde aşık olduğu kadını anlatmayı sürdürdü. Nasıl anlatabilirdim ki? Dizlerimin titremesine engel olmaya çalışıyordum, gözlerimi gözlerine asla değirmedim. Daha fazla kirlenemezdi hayallerim.

Sonunu bilmeden ilerlettiği sözcüklerinin arasına bir es verdim parmaklarımla.

"Ben hamileyim..."
-Asma suratını ışıkları kapattım işte.
-Senden bunu hiç istememiştim ki.
-Karanlıkta umutsuzluğunu bir kenara astığını biliyorum.
-Sadece biraz kısmalısın, bu gece askıya alınan şey mutsuzluğum olmayacak.

Son sözleri kulaklarım da çınlar gibi gecenin karanlığında. Ay yine yükseldi, etraf sessiz...

Sol omzunda zihnime kazınan hilal dövmesi vardı. Nasıl unuturdum ki? Çığ gibi yükselen sessizlik gömdü içime tüm ateşi. İki insan bir senaryo vardı bilinen. Ben oynadım, replikler gözümün önünde dans ederken. Sen doğaçlama yaptın her zaman olduğu gibi. Duygularımızı da böyle uydurmuş muydun? Böyle mi yönlendirmiştin beni? Susarak.

-Bu karanlık ruhuma iyi geldi, teşekkür ederim.
-Bilmediğim bir şey söyle bana. Nasıl gideceğini mesela.
-İstemiyorsan gitmem bu gece.
-İstemiyorum.

İşte son kez elleri kaydı elimden. Sırtını döndü bir duvar gibi bana. Köşedeki rafta duran kitabı aldım o uyuduktan sonra, usulca kalktım yanından. Bir mum yaktım alacakaranlığın doldurduğu odaya. Elime bir kalem aldım her sayfanın sonuna bir not bıraktım, ne hissetirdiyse bana. Gün ağarmaya başlarken, gözlerim kararmadan önce kitabı çantasının içine iliştirdim. Kaçar gibi gideceğini bile bile yeniden yattım yanına, ensesine sinen vanilya kokusunu çektim içime. Rüyamda yeniden ellerini tutmak umuduyla, benden uzak duran bedenine sığındım.

-Hoşçakal eksik kalan ruhum. Seni unutmak zor ancak başaracağım, sen de pes etme ne olursun.

Gözlerimi bile kırpmadan dinledim sadece. Kapının ağır sesi gelene kadar kalkmadım, kalkamadım. Son öğüdüne kulak vererek pes etmedim.

Yıllardır senden başkası için yalvarmadım. Yokluğun için değil ancak var ettiğim kendi sevgim için asla pes etmedim.

Başta bu yazıyı yazmam için bana ilham olan sohbet için MelonikanınDünyası'a da çok teşekkür etmek isterim. Reçel'e kucak dolusu sevgiler :)

Bu ay Şefikasyonla 3. yılımızı dolduruyoruz. İyi ki hayatımdasın haylaz balkabağı. Geçen sene de 2. Yeni Şefika yazımı paylaşmıştım. İçimi huzur dolduran minik kızımı sizlerle yeniden tanıştırmak istedim. 3 sene önce bu zamanlarda, yardımsever bir veteriner sayesinde tanıştım onunla. Aslında çok ileri derecede kedi fobisi olan biriydim. Bir gece yaralı olan patisini emerken uyumaya çalıştığını görünce anaç duygularımın kabarmasından olacak ki kucağıma alabildim. O günden sonra bir daha bırakamadım.

En kötü anımda yanımda sen vardın dediğimiz kişiler vardır ya hani, işte benim içinde Şefika o KİŞİLERDEN biri. Ağladığınızı gördüğü zaman bir Allah'ın kulu bile umursamazken, yanınıza gelip küçük patileri ile sizi okşamaya başlayan nadir canlılardan biridir kedi. İnsan olmanın özü her canlıyı sevmekten geçer ya bunu gerçek kılmalıyız. Sözde değil pratikte uygulamalıyız hatta.

Maalesef hepsine yetecek ne güç ne de yuva bulabiliyoruz. En azından bir kap su ve mama ile de sokağımızdaki tatlışları mutlu edebiliriz. Ki sadece kediler değil diğer canlılarda bundan mutlu olacaklardır.


Ayrıca poz vermeyi de çok severler yeter ki siz telefonun flaşını açmayın. Bu arada küçük bir öneri veriyorum. Tüylerinin daha sağlıklı olmasını ve dökülmesini önlemek istiyorsanız sirkeyi biraz suyla seyreltip fısfıs yardımıyla sıkarak biraz tarayabilirsiniz. Bu sayede daha parlak ve sağlık tüyleri olacağını deneyimlemiş biri olarak söyleyebilirim. 


Sarılmayı da en çok onlar severler. Ne zaman hasta olduğunuzu hissetseler, kucağınıza atlayıp o güzel hırıltılarını iyileştirici güçler olarak frekanslarca yayarlar.


Tabi ki de uykuyu sizden öğrenecek değiller. Günün yaklaşık 16 saatini uykuya ayırabiliyorlar. Şefikacım biraz daha hareketli bir kedi olduğu için saati 12ye düşürebiliriz ama yine de olmak istediğim yerde. 

Bana kötü geçen 2 seneden kalan en güzel armağandır kendisi. Oturup saatlerce derdimi dinlemiştir sanki bir insanla konuşurmuşum gibi. Ten teması olmadan geceleri asla uyuyamaz mesela. Her sabah sırtımda bir nefes sesi kulaklarımın arkasında iki pati ile uyanırım. 

Peki bu hüzün nereden gelir deepinside? Şefikay'ı sevmeme neden olandan gelir ancak iyi ki o gitmiş ve iyi ki Şefika benimle kalmış. 

İYİ Kİ DOĞDUN ŞEFİK USTA!




Daha önce hiç bir akşam, güneşi bir elimde tutarken ayı diğer elime kondurmamıştı. Hiç bir tesadüf birbirini böylesine kelepçelememişti. 
Akşam üzerini biraz geçerken evden çıkmamış olduğum 8. günü kutlamak üzereydim. Ne işe gitmek ne de okula uğramak, tam 1 haftadır uzaktı bunlar bana. Hüsran derinliklerinin karanlığında boğulurken ben, Linka aradı;

"Marul, hemen hazırlan bugün yüksek lisansımın kutlamasını yapacağız"

Vurmasını beklediğim kıvılcım kulağımda alevlenmişti. "Hemen hazırlanıyorum, bu kadar depresyon yeter" dedim. Günlerdir kılını bile kıpırdatmayan ben en sevdiğim şarkı listesi eşliğinde sıcak bir duşa girdim. Siz diyin 30 ben diyeyim 45 dakika içerisinde tüm hazırlığımı bitirmiştim. Kot ceketimi sırtladığım gibi kendimi otobüs duraklarının yoluna attım. Kulağımda kulaklık evde yarım kalan hangi şarkılar varsa 10 dakikalık yolda ezber bozdurdum.

Kadıköy'e vardığımda güneş tatlı pembesini gökyüzüne bir tokat gibi vurmuş bize el sallıyordu. Vapurların yanaştığı iskeleye yöneldim, Linka inmeden önce varmalıydım oraya. Boğazın kesildiği noktadan Avrupa'ya baktım. Günlerdir dışarı çıkmadığımdan mıdır bilmem ama tüm İstanbul'u bir nefeste çektim içime. Heyecanla izledim insanları, nereden geldiklerini nereye gideceklerini düşünürken hikayeler kurdum. Tam da o anda kulağımda çalan şarkı Unders-Syria'dı. Karşımda bir çocuk duruyordu, yaklaşık benimle aynı boyda diyebilirdim. Sanki ikizimmiş gibi aynı kot ceketi giyiyorduk ya da kararmaya başlayan havanın yanılgısında ben öyle hissediyordum.

"Kim bilir, kimi bekliyordu?" İçimde garip bir sıcaklık oldu. Hafif bir meltem esti ensemden rıhtıma doğru. Saçlarına gitti eli, göz göze geldik. Utanmıştım hissettiğim sıcaklığın etkisiyle. Gözlerimi kaçırdım ve durduğum yerden biraz daha ileri geçtim. Açık kumral saçları "ten ten" diye tabir ettiğim bir kesime sahipti. Uzaktan izlemeye devam ettim onu. Bir kaç dakika sonra yanına 3 adamın daha geldiğini gördüm. "İşte bu kadardı Marul ne bekliyordun ki? Dizi mi çekiyoruz burada" dedim kendime ve savunma mekanizmamın devreye girdiği saniyelerde Linka geldi yanıma. Küçük kutlamamızı gerçekleştirmek için, her zaman gittiğimiz bara arkama bile bakmadan yol aldım.

Oturup sohbet etmemizin üzerinden 1 saat geçmiş olmalıydı ki Lemur abi yanımıza gelip sohbetimize dahil oldu. Lemur abi barın sahibinden de öte bir çalışandı bizim için; "Marul bugün üzgün gördüm seni."
Aslında üzgün değildim, gerçekleşmesini umduğum planlarımı yoluna koymak için büyük bir heyecan duyuyordum sadece. İkinci 50'likler söylendi. Barın içerisinden bangır bangır müzik sesi geliyordu. "Yine aynı liste mi acaba Lemur Bey" dedim gülerek. "Hayır, senin için değiştirdim bu akşam"

İşte hayatımın dönüm noktası başlıyordu. Bir anda Unders-Syria çalmaya başladı, içime tarifi imkansız bir his doldu. "Ben biraz içeri gidiyorum" diyerek kalktım Linka otururken masada. Lemur abi ile sohbet etmek için 5 dakikamı daha vermenin doğru olacağını düşünüyordum. Ayağa kalktığım anda şarkının da verdiği sarhoşluk ile gözlerimin bir hayal ile süslendiğine emindim. Ancak bu hayal olamazdı, rıhtımda gördüğüm çocuk karşımda duruyordu.

"Marul, kendine gel!" dedim.

...



Merhaba arkadaşlar, sanırım ilk mim çalışmam olacak. Umarım layıkıyla üstesinden gelebilirim. Son bir kaç aydır çok güzel dostluklar kurdum burada, bana özellikle beğeni ve yorumlarıyla destek olan herkese teşekkür etmek istiyorum.

Sevgili  Fatma Nur beni bu güzel olayda mimlediği için ona da ayrıca teşekkür ediyorum. Hazırsak başlayalım :)


  • BLOG ALEMİNE NASIL GİRDİN?
Blog ile ilk tanışmam aslında 12 yaşında oldu, üzerinden 10 sene geçmiş. Çocukluk arkadaşımın önerisi üzerine, "Parazitcity" adı altında bir blog kurmuştum, . O zamanlar hiç bilmediğim duyguları anlatmaya çalıştığım bir kitap çalışmam vardı. Kendimi geliştirebileceğimi düşünmüştüm. Ne yazık ki çok uzun sürmedi. Daha sonra 2015 yılında bendeniz Deepinside olarak geri döndüm. Büyük bir ayrılık ve hüsran döneminin filizleri yeşerirken, zihnimi rahatlatmak adına yazmaya başladım. Bir kaç dergide yazı yayını işleriyle uğraşırken şimdi gelebildiğim noktaya kadar geldim. Sonuna kadar da ilerleyeceğim umudu ile devam etmekteyim. 

  • HANGİ BLOG SANA İLHAM OLDU?
Buraya kadar ilerlememe en çok destek olan blog Ruhsuz Atmaca oldu diyebilirim. Beni sürekli yüreklendirmeye çalışan sevgili arkadaşım ile aynı üniversitede olduğumuzu da kısa zaman içerisinde instagram üzerindeki "Marmaralı Bloggerlar Nerede?" başlığı ile öğrenmiştim. Ardından tabi ki ilerlemeye devam etmek adına en büyük ilhamı Deeptone'dan aldım. Kimse beni takip etmezken bile her yazımı özenle okuyarak moral oldu. Buradan ikisine de kucak dolusu sevgiler dilerim :))

  • BLOGA YAZDIĞIN İLK YAZI İLE SON YAZI ARASINDA FARK VAR MI?
Sevgiyi ve aşkı doruklarda tattığım ilk senelerde yazmıştım ilk yazımı. Konu bakımından maalesef tek kalmış olan ilk yazımdır. Ancak her geçen gün kendimi daha da geliştirmek için sürekli uğraşmaya devam ettim. Kaybettiğim kitap okuma alışkanlığımı blog yazarak yeniden kazanmaya başladım. Dilerseniz buraya kolaylık olsun diye iliştiriyorum bir de siz değerlendirin İlk Blog Yazım. Sanırım değişmeyen tek şey üzerinde durduğum hüzün ve ayrılık konusu oldu. 

  • YAKIN ÇEVRENDEKİ İNSANLAR BLOGUNU BİLİYOR MU?
Başta en büyük destekçim olan annem ve ailemin geri kalan üyelerinin çoğu buralarda bir şeyler karalamaya çalıştığımı biliyor. Hatta aramızda kalsın sevgili dostlar ama yazılarımı zamanında ismen olmasa da konusal olarak kendisine adadığım ve blog yazmama neden olan insan bile blog yazdığımı biliyor. İyi oldu sana Deepinside :))


  • BLOG YAZMAK YAŞANTINA NE KATTI? YA DA NE ÇIKARTTI?
Hayatıma negatif bir etkisi olduğunu asla düşünmüyorum. Hatta yazamadığım zamanlarda kendimi kötü hissetmeye başladım. Bir çok yeni kalem tanımama fırsat verdi. Yalnız olmadığımı kesinlikle kanıtladı bana. Büyük dergilerin bile başlangıçlarının blog olduğunu gösterdi. En kötü anımda bile içimi rahatlatmama yardımcı olan beyaz sayfalarını "Yeni Kayıt" tuşu ile önüme döktü. Daha ne denilebilir ki... :)

  • ŞUAN BU MİM YAYINI İLE BİRLİKTE BLOGUNDA KAÇ YAZI VAR VE KAÇ SAYFA GÖRÜNTÜLENMEN VAR?
Toplam 180 ancak bu mim ile birlikte yayınlanan 156 tane yazım bulunuyor. Yazılarımın çokluğu görüntülenmem ile doğru orantılı olmadı maalesef. Şu ana kadar 20.302 sayfa görüntülenmesine sahibim. Hepinize çok teşekkür ediyorum.

  • HANGİ BLOGUN MUHASEBESİNİ ÖĞRENMEK İSTİYORSUN?
İlk sorulu mimim olduğu için başta çok heyecan duyduğumu söylemek isterim. Beni kırmazlarsa;

Mimlemek istiyorum. Hepinize musmutlu hafta sonları dilerim. İyi eğlenceler :))


 Bir bar taburesinde yine sıradan bir gün sonlanıyor. Ertesi günün ışıklarına geri sayım başlıyor. "Kapatıyoruz, kardeşim" diyor omzundaki elin sahibi. Siz kapatıyorsunuz da zihninin derinlerindeki sızı bir türlü kapanmıyor. Ceketine uzanıyor eli, yalpalayarak ilerlemeye başlıyor. Süpürgenin pas geçtiği parkeleri hıncını alırcasına tekmeliyor. "Tamam, tamam çıkıyorum. Gece görüşürüz!"

Kargaların toplandığı sokağın başına varıyor. "Zaten sizin garip sesiniz olmasa, günün hangi saatinde olduğumun farkına varamayacağım." diyerek ilerlemeye devam ediyor. Sabahın ürperten soğukluğuna ceket kaldırıyor. "Kim kaybetmiş ki ben bulayım." Eskimiş basamakların olduğu evin önüne geliyor. Geçmişten kalan izler kazınmış gibi duvarlarına yazılanlar. Kim boyayacaktı bu evi, kim uğraşacaktı ki? "Dilber olsa, bin mavra dökerdi şimdi. İyi olmuş." Cebindeki anahtarları çıkarıyor, açamayacağını bile bile yuvaya sokuyor metalin soğuk dilini. "Harun'a giderim, iyi olmuş az bile sana" diye arkasını dönüyor eve.

Cumartesi sabahı aydınlanmaya başlıyor iyiden iyiye. "Ulan bu saatte açar mı kapıyı?" En iyi yalnız kalmaktan geçer bu sabahlarda diye düşünürken yürümeye devam ediyor. Daha fazla dayanamayacağını hissettiği o anda dizleri hissizleşerek çöküyor olduğu yere. "Ne zaman doğru bir adamdım ki bu yolda başım dik ilerliyorum. Dur hele çök olduğun yere."

Kalıncana, deri kaplı bir defter çıkarıyor yakasının cebinden. Sayfaları birbirine yapışmış, diliyle elini ıslatıyor ayırmak için. "Bu son veda" yazıyor başında. Yorgunluktan mı yoksa sarhoşluktan mı bilinmez ama gözleri ağırlaşmaya başlıyor. "Sen ne yaptın Kenan?" Bir yokluğa atılıp gidiyor bütün hayatlar. Kömürün isinden olmasa bile kararan bir düşün içine atılıyor. "İnsana değer vermek aşktan geçmez be azizim." diyor. Aşık olmayı çoktan geçmişe atan gölgeler beliriyor önünde. Dayanamayıp cüzdanını çıkarıyor, en sıkı cebine atıyor elini. Bir tutam saç. "Ah Dilber..."

Biz mi kaybetmeye mahkumduk severken, yoksa engeller bizi buraya mı getirmişti? Uzun bir aradan sonra yeniden bir tene tutulmuşken ruhlar aynı duyguları paylaşamadığından mı anlatmıştık geçmişi? Nedir derdimiz ah bir bilsek şu zaman. Biz değil ama insanlar çok değişti. Ne arkadaşlarımız ne ailemiz, aynı değildi artık. Unuturken, yalnızlığa fazlasıyla tutunmuş kalmıştık.

"Bizden bir bok olmaz Dilber, ne sen ne ben aynı yolu paylaşmıyoruz. Hiç bir zaman da paylaşmadık. Sen anlattıkça aşkını, ben dinledim. Ben anlattıkça sen. Olanak bile vermedik, çünkü hiç bir oluru yoktu. Tenin tenime, kadehin kadehime çarptı sadece. İşte bu son vedaydı. Ne güzel akşamlarımız, ne de güneşin ısıttığı yeryüzüne değen yüreklerimiz. Bu son veda."
Doğmak, büyümek, alışmak, öğrenmek ve sevmek... 
"Her koku, her ses yeni duygular uyandırır ruhunda. Geçmişi anar bazen hatırlar kütüphanesinde. Duymak işitmek değil, hissederek anlamaktı ve yazılar yazdırırdı bizim gibi olanlara. Ortak duyguları hissetmek mesela; sevmek, vazgeçmek belki büyümek. İşte bu ruh ile yazmak "Mart Gibi" dinlerken çıkardı. Fırından taptaze sıcaklıkta yeni grup tavsiyem. Biricik dostlarıma da bu yolda başarılar ve siz yeni dinleyicilere de iyi yolculuklar diliyorum."   
 Seçimlerimiz midir doğru olan? Yoksa zaten doğrular seçilmiş midir?

Kim ister ki bildiği sonu yazmak, tekrar tekrar ve tekrar...
Hayat bir romansa, zaten karakterleri belli değil mi? Sadece bizi seçimlere iten tecrübelerimizdir.

Acılar, özlemler ve sevinçler zamana bırakıyor kendini. Sanki ruhtan ve fiziksellikten çok uzaklarmış gibi. Gün bir anda doğmayı bırakıyor, saatler gecelerde takılı kalıyor. Çünkü ezilmiş olan bizler yaşamı askıya alıyoruz.

Beynin tüm kıvrımları, kendini duygulara teslim ediyor. Şimdi neredeyiz?

Akrep yelkovanı kovalarken, zaman gökyüzümün derinlerinde akıp gidiyor. Umutları bir kenara itiyor karanlık. Kendi kendine konuşuyor zihinler, "1 sn önceki ben, 1 saat sonra ki benden ayrılıyor" 

Özgürleşmek için teker teker "Veda" ediyor düşlerimiz. Aslında yeniden doğuyor bedenimiz.
 "Ragıp Bey, bugün nasıl hissediyorsunuz?"

Etrafına bakındı önce, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir hastane odasından çok otel odası gibiydi. Günün ilk ışıklarının süzüldüğü pencerenin önünde bir kaç saksı ve içlerinde adını bile hatırlayamadığı çiçekler selamlıyordu kendisini.

"Siz de kimsiniz?" dedi Ragıp Bey elini başına götürerek. Dün gece olanları anımsamaya çalıştı. "Ben neden evimde değilim. Muzaffer neredesin?" Garip bir sarhoşluk hali vardı üzerinde. Kafasını bir yere çarpmış olacaktı ki başında yoğun bir ağrı hissediyordu. "Dün gece ilaçlarınızı almamışsınız, Feridun Bey biraz sonra yanınıza gelecek."

Feridun ismi hiç tanıdık gelmemişti. Yataktan yavaşça kalktı, ayakları yere değer değmez zihninde şimşekler çakmaya başladı. "Ah başım" diyerek inledi. Sakin olmaya çalışarak olayları anlamlandırmak istedi. Boş gözlerle karşısında konuşup duran kadına baktı. "Bana neler olduğunu anlatacak biri yok mu burada?"

"Ragıp Bey tedavinin işe yaradığını düşünüyorduk. Eğer sakin olursanız doktor bey geldiğinde size en doğru şekilde yardımcı olacaktır."

Daha da paniklemişti Ragıp Bey, hızlı adımlarla kadının üzerine doğru ilerledi. Elinde küçük bir çağrı cihazı tuttuğunu fark etti. Heyecanı yerini öfkeye bırakmaya başlamıştı. Ellerini hırsla sıkmaya başladı, başındaki ağrı giderek artıyordu. "Benim gitmem lazım, bir şey oldu."
Beyaz önlüklü kadın arkasını döndü masada duran ilaçları Ragıp Bey'e uzattı. "Size söz veriyorum bu ilaçları içtiğiniz zaman başınızın ağrısı geçecek." dedi. "Oya, ona bir şey oldu ve benim gitmem gerekiyor. Geç kaldım. Bugün günlerden ne? İş yerime telefon açmalıyım"

"Oya Hanım daha gelmedi ve şimdi sakin olursanız oturup her şeyi konuşabiliriz. Sadece bu ilaçları içmeniz gerekiyor. Lütfen!"

Başının ağrısı tüm bedeninin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Başka çaresi olmadığını anladığı anda korku ile kadının uzattığı ilaçları dikti kafasına. Kalktığı yatağına geri oturdu. Sakinleşmesi gerektiğini kendine hatırlatmaya başladı. Başını kollarının arasına alarak bir kaç dakika sessizlik içinde bekledi. Zihninden tonlarca yük dağılıyor gibiydi. Gözlerini kapattı, kendini daha da derinlere inerek düşünmeye zorladı. Anılar daha da bulanıklaşmıştı. Telefonun delirtici çınlaması, başının ağrısının önüne geçti. Gözlerini yeniden açtı ve kollarını iki yana indirmeye çalışırken bileğindeki etikete benzer şeye takılı kaldı. Üzerinde ismi yazıyordu.

Önüne geçilemez bir öfke patladı ve tüm bedenine yayılmaya başladı. Tüm bedeni kasılmaya başlamıştı, kendini yatağa doğru attı. Kadın, Ragıp Bey'in kollarından tutup onu sabitlemeye çalışırken diğer yandan çağrı cihazından bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bir kaç dakika içinde Ragıp Bey büyük bir boşluğun içine itildi. Odada kadının dışında iki beyaz önlüklü adam duruyordu. Kolunda ince bir sızı hissetti. Gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. İçini derin bir huzur kaplamıştı, tam da o anda içeri başka bir kadın girdi.

"Oya, sen buradasın ama na..." "Nasıl?" dediği anda tüm oda bir anda karanlığa teslim oldu.

Hayatımın daha çok başlarıydı. Okuma yazmayı öğreneli 4 sene olmuştu ve oyunların içinde zihnimin tereyağı gibi eriyip gittiği yıllardaydım. Çocukken bir şekilde şanslıydık ya da şanslıymış gibi lanse edilirdik ailemiz tarafından. Hobilerin neler bobiler neler bilmediğimiz senelerdi. Üstlerimiz yönlendirir, bizler de savrulup giderdik rüzgarlarında. Her sene okula önemli spor kulüplerinden seçmece insanlar gelir, boyu uzun olan kim varsa "Spora adamalısın kendini çocuğum" diye zorla kolundan tutup götürürlerdi. Sanki spor boy ile orantılı ilerliyormuş gibi bir algı oluştururlardı. Bu yüzden bir çok arkadaşım, çocukluğun da getirisi ile, belki de nefret ederdi benden. Okul hayatımın 5. senesi ve bu senenin bitimi yeni ufuklara açacaktı ruhumu. En azından ben öyle düşünüyordum. Ortaokula geçecektim kocaman birey olma yolunda kocaman bir adım. Oyun oynamayı her zaman sevmiştim, okuma yazma bilmediğim zamanlarda bile babamla oturup "bu ne, ne dedi, ııı neye basıcam şimdi." diye diye oyun oynardım.

Aileler her zaman kızardı biz çocuklara "Bu kadar oyun oynayacağına kitap oku, ders çalış biraz." Bir saniye sakin olur musunuz? Beyin yıkayan çoğu oyunun yanı sıra hayal gücümüzü derin enginliklere dağlayan eserlerde vardı. Ben de oyunların ve okuduğum kitapların yarattığı ütopik hayallerle dünyaya sığamamaya başladım hayatımın 11. senesinde.

Her zaman ki gibi Matematik dersinin bitmesini beklerken, ne dilesem ne dilesem kurtarıcı bir melek girdi sınıfa "Merhaba arkadaşlar, dersinizi bölüyorum ancak küçük bir duyurum var." Sanki dünyalar benim olmuştu. "Bu sene tiyatro kulübümüz siz miniklerle bir oyun sahnelemek istiyor. 5. sınıflardan bir kadro oluşturacağım. Başvurmak isteyenler teneffüste lütfen yanıma gelsin."
Tiyatro işte bu! Kurduğum hayalleri, evde kendi kendime sahnelerken bir şeyler yolunda gidiyordu ve beni bulmuştu. Normalde asla cesaret edemeyeceğim bir düşünceydi bu. Ben ve sahne ne alakaydı ki? Zil çaldı derin bir nefes aldım ve koşa koşa ismimi yazdırmaya gittim. Zaten devlet okuluydu ve tiyatro çok fazla ilgi görmüyordu. Heyecanla okulun bitmesini bekledim tüm gün, akşam eve gidip aileme olanı biteni anlatacaktım. He bir de o zamanlar yönetmen olacağıma inanıyordum, oyunculuğu denesem ne olurdu. Olurdu tabi.

Her şey tamamdı, kadroya alınmıştım dersler başlamıştı. Öğlenciydim o dönemde. Sabah erkenden okula gelip tiyatro derslerine katılmaya başlamıştım. "La, la, la, brrr, brr" garip garip sesler. Hızlı hızlı durmadan tekerleme okumalar. Sahne duruşu, cesaretlendirmeler tam gaz devam ediyordu. Dönemi neredeyse ortalamıştık ve karakter seçimi sırası gelmişti. Önümüzde duran senaryo teker teker herkese okutuluyor, oynatılıyor ve en uygun insana en uygun karakter veriliyordu. Sıra bana geldiğinde "Anlatıcı" rolünü aldığımı öğrendim. Tüm dünyam bir anda yıkılmıştı. Filmlerde olur ya etraf bir anda kararır ve kötü olan ne varsa üstüne çöker. Zihnimde aynen bu sahneyi yaşamıştım. Kimseye belli etmeden her ders çıkışı tuvalette ağladım. Ben belli etmediğimi zannederken beni izleyen tiyatro öğretmenimin farkında değildim. Herkesten daha çok çabaladığımı biliyordum ve "Anlatıcı" olmak yerine "Asi Prensesi" oynamak için yanıp tutuşuyordum. Gözümde ana rol sadece oydu.

Derse erken geldiğim günlerden birinde "Anlatıcı" repliklerime odaklanmışken. "Tatlım, çok mutsuzsun neden?" diye bir ses çınladı omzumun ardından. "Ben.. şey açık söylemek gerekirse baş rolü istiyordum." dedim. Gözlerim dolmaya başlamıştı bile engel olamıyordum. Kısa bir kıkırdama "Sen neden bahsediyorsun?"
"Prenses baş rol ben ise basit bir anlatıcıyım"
"Güzel varsaydığımız yanılgılar vardır anlatıcı. Bu hikaye senin başından geçiyor ve senin hayal dünyanı anlatıyor. Prenses gibi bir yan karakteri nasıl baş role koyarsın." dedi. Başta anlamakta zorlandım nasıl olabilirdi ben, ben baş rol müydüm? İşte o zamanlarda anladım, estetik yargının insanlar üzerindeki yanlış etkisini. Silik olanın aslında göz önünde zorla durmaya çalışanlar olduğunu.


Ütopik hayallerimin gerçeğe dönüştüğü haftalara girmiştim. Artık daha heyecanlıydım, elimden gelenin en iyisini yapmak için çabaladım. Başta demiştim ya çocukken şanslıydık ya da bize öyle anlatılırdı. Ben bu mutluluğu sonuna kadar götürmek isterken. Komik bir şekilde "Tiyatro öğretmeniniz işten alındı. Oyun iptal oldu çocuklar çok üzgünüm" sözleri ikinci kez deprem etkisi yarattı. Daha sonradan öğrendik ki lisanssız çalışmaktan dolayı bir takım cezalandırmalara maruz kalmış.

Merhaba gerçek dünya "Ne yönetmen, ne de tiyatrocu olamayacaksın" çığlıkları gecelerimi süsledi. Bir kapının kapanması, doğru kapının açılmasına neden oluyordur belki de diyerek yazı yazmaya karar verdim ve ilk saçma tıngırtılarımı o dönemde karaladım.


Dünya'nın kanayan yarası "Sanat Anlayışı" üzerine düşünmek ve düşündürmek.

Öncelikle sanatın kısa tanımını alalım ele;
"Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık"
 Binlerce ağızdan binlerce kelime dökülebilir sanat adına. "Dışa vurum, içten gelen, modernlik, hayat biçimi" ve bunun gibi daha nice sözler. Peki bizler ün şöhret ve sanatı neden bu kadar birbirine karıştırır olduk? Tartışmaya çokça açık konusu olan bu düşünce, aynı zamanda popülaritenin kurbanlarından biri olmaya da devam etmekte. Babamın bir sözü var beni her zaman doğruya yönlendiren; "Her gün müzik dinliyorsun, Mezzo'yu mu tercih ediyorsun yoksa MTV'yi mi?"

Maalesef ki çoğu zaman tabi ki MTV ve türevi mahkumiyetlere teslim oluyorum. Verdiği haz ölçüldüğünde Mezzo'nun eşi benzeri gösterilemez ancak konuşulan konular dahilinde kim bizi anlayabilir ki?

"Peki Mezzo gibi mi olmak isterdin MTV mi?"

Sanat anlayışı ne zaman maddi dünya üzerine kurulmaya başladıysa, o anda sanat olmaktan çıkmaya mahkum oluyor. Kendi benliğinden vazgeçmeden yazan, çizen, müzik yapan nice sanatçılar ne biliniyor ne de ortam malzemesi olup halka mal ediliyor. Çünkü çoğu kendine has tarzları ile küçük ancak kaliteli kitlelerine hitap ediyor. Hayatını sanatın tek bir alanına yöneltmiş eleştirmenler, yazarlar vb kişileri takip etmek yerine, televizyonda bir şeyler bildiğini iddia eden kimseler, youtube'da izlenmesinden dolayı saçmalayan binler hayatımıza yön vermeye devam ediyor. İnsanlar hayal etmekten kaçıyor, başkalarının kurduğu hayalleri yargılıyor ya da yüceltiyor. Ancak hiç biri gerçek bir yorumda bulunmuyor ne yazık.


Ben de bu popülarite hukuku ile ilk olarak 11 12 yaşlarında tanışıyorum. Yazı yazmaya başladığım ilk yıllar. Sevginin aşkın veya bir insanın elini bile tutmanın ne olduğu bilmediğim senelerde aşık olduğumu düşündüğüm çocuk adına yazdığım 225 sayfalık kitap. Herkes tarafından yargılanıyor ve yazma eyleminden düşürülmeye çalışıyorum. "Senin daha yaşın kaç evladım, gördüğün yaşadığın nedir ki bunları kaleme almayı hak görüyorsun?" deniyor. Peki bu insanları böyle yargılayacak sözleri söylemeye onları iten ne oluyor? Sevgili öğretmenlerim sayesinde yüreklendirildiğim bir döneme giriyorum orta okul ikinci sınıftayım. Bir yarışma düzenleniyor. "Herkes kağıt kalem çıkarsın, masumiyet adı altında bir şeyler karalayın. Okulumuz adına biz de bir şeyler yapalım"

Ne yaşadım ki ne yazayım diyorum minik kalbime hatırlamadığım dönemlere kayıyor aklım. "Yeni doğmuş bir bebeğin gözleri oluyor masumiyet" benim için. Başlıyorum 40 dakikalık sürede bir şeyler karalamaya. Ertesi gün Türkçe öğretmenim geliyor ve dersten alıyor beni. "Böyle yazdığını bilmiyorduk, senin yazın seçildi. Düzeltip yarışmaya göndereceğiz." Diyorlar. Orta okul hayatımda bunun gibi bir kaç tane daha yarışmaya yönlendiriliyorum. Kazandın diyorlar, elimde karşımda hiç bir belge yok. Her şey kendilerine mal oluyor ve saklanıyor. Bendeniz unutuluyor mezun oluyor ve kendi yoluma bakmaya itiliyorum yeniden. Hayattan bir çok şeyden vazgeçmeyi kendime kural ediniyorum. "Nasılsa olmayacak neden uğraşayım ki?"

Nasıl oluyorsa yazı yazmaktan asla vazgeçemiyorum. Hikaye türetmekten hayal gücümü çektiğim zamanlarda bile aldığım kitapların sayfalarına alternatif sonlar karalıyorum sadece. Popüler değilim, param yok, kendime bakmak gibi bir huyum da yok ki pazarlama dünyasına gireyim. "Dilin çok ağır insanlar seni sevmez, sevmeyecek" diyorlar. "Bu konu dolambaçlı anlatılmaz yavrum, doğrudan okura vereceksin ki anlasın."

"Ne anlamı kaldı ki?" Diyorum kendi kendime. Beni ya da bizleri anlamalarını beklemiyorum zaten. Herkes kendinden bir şeyler çıkarsın istiyorum. Ben de bu duyguyu yaşadım ancak şurası şurası farklı denmesini istiyorum sadece. Sonra popüler dergilere yazmak için başvuruda bulunuyorum. Üstü kapalı ama güzel bir dille her defasında reddediliyorum. Çünkü hedefim her zaman insan odaklı oluyor ne popülerleşme ne de para hepsinden kaçıyorum. Ben kaçtıkça insanlar da vazgeçiyor, gereksiz kılıyor yaptıklarımı. Sistemin atadığı bir mesleği elime alabilmek için çabalıyorum 4 senedir, o da gidebildiği kadar gidiyor. Ben sanatçıyım kimse beni anlamıyor" edaları ile de haykırmıyorum. Ancak olmak istediğim kişi sanatta ilerlemek istiyor. Kimisi gelip "Ben yazılarına inanıyorum, sana kitap çıkartalım" diyor, bir gün içinde havaya karışıyor ve unutuluyor. Kimse bize yardım etmek istemiyor eğer ki bir kazancı yoksa. Yardım edenler de sizi gerçekten anlayanlar oluyor ve bir yerde tıkanmaya mahkum kalıyorsunuz. Kült sanatçılar bile öldükten sonra ismen değerleniyor ve popüler kültürün kölesi olmaya devam ediyor. Mesela "Paulo Coelho ile Marquez'in dilini tartışıyoruz. Paulo ağır basıyor bende" Karşımdaki insan "Bence de!" diyor. "Hangi kitaplarını seversin yoksa karakterinden midir sevgin?" diyorum. "Yani.. Iıh bence" diyor tıkanıyor her şey.

Hikayelerde Türk dizisi gibi bir sürü entrika, karmaşa ve delilik aranıyor. "Siz Dostoyevski hiç okumadınız mı?" diyorum. Salonda geçen bir sahne 100 sayfa aynı samimiyette ilerliyor. "Biliyoruz yahu sen de!" diyorlar. Ancak hiç biri o sahneyi yorumlamak için çabalamıyor. Sade dili olsun anlaşılır olsun diyorlar. En kısa ve sade akıcılığı ilen kalemine sağlık dediğimiz Sait Faik hakkında tek bir fikir bile oluşturamıyorlar.

Çok uzattın be kardeşim, tamam haklısınız kısacası "Kendinizden mi vazgeçmelisiniz eserlerinizde, yoksa kendiniz olmaya devam mı etmelisiniz? Sanat hem halk hem de kendi benliği içindir. Küçük bir kitlen olsa bile o mütevazılığı yaşamaktır. Tek bir yorumdur sizi mutlu eden ve belki yönlendiren. 5-10 kişi bile olsa yüreğine dokunabilmek. Milyonları kim ne yapsın? Canım ülkemde ilerlemesi en zor olan dal edebiyattır. Bu yüzden siz siz olmaktan vazgeçmeyin ki verdiği mutluluk daha yoğun olsun.
“İtiraf edelim ki dünkü halkımız henüz sanata karşı hazırlıklı olmadığı için çok büyük müşkülata maruz kalıyordu.”  
-Asaf Halet Çelebi.



İnsanı sevmekten geçer başta yaşamak, uzaklaştıkça yaklaşırsın ve yazmaktan asla vazgeçmezsin. Bu yüzden yüreğim, iyi insanlarla dolup taşar benim. Bu insanlardan biri de sen oldun Deep. Binlerce güzel insan topladık, güneşin doğuşuna zaman zaman batışına şahit olduk yazılarımızda. Hepimizin, birer gülüş ve düş ile süsledin sayfalarını. Bu yüzdendir ki teşekkür etmek isteyişim, sade ve derin yüreğine. Blog dünyasının en samimi yazarı, beni cesaretlendirdiğin her gün için minnettarım sevgili dostum. Tüm ruhumu bir bardağa döküp içtim bu kısa zamanda. Elimde hiç bir şey yokken aslında çok fazla şey olabileceğini gösterdin. Kısa zamanda büyük yol aldım sayende. Yeni ve güzel insanlarla bütünleştim. Bu güzel başlangıç, hep birlikte sonuna kadar devam eder umarım.

Aynı zamanda bu güzel teşekkürü yazmam için beni de aralarına alan (https://girift0.blogspot.com.tr/) çok teşekkür ederim.