14 Ocak 2018 Pazar

Ploumanach




Vagonun penceresinden dışarı baktı. Yıldızlı gecenin karanlığı kendini lacivertle sunmayı tercih etmişti. Elinde kalın bir kitap, sayfaları sararmış ve sırtı yıllardır elden ele dolaştığına tanık olacak kadar yıpranmıştı.

Ölümü çağıran bir sessizlik vardı. Gittiği yer, olmak istediği yer miydi? Emin olamıyordu. Sonunun orada yazılacağını bile bile katlanıyordu bu yolculuğa.

Sessizlikte canı fazlasıyla sıkılmıştı ve yanında oturan kadın en derin uykusunda belki de en güzel rüyalarının tam ortasındaydı. Uyuduğunu gördüğü ilk andan beri özenerek izliyordu rüyalarını kadının.

"Yüzün küçücük kalmış, teninin rengi bembeyaz"  demişti babası sabah yola çıkmadan hemen önce.

Oysa ki her zaman olduğundan daha çok yemek yiyordu. İhtiyacı olan tek şey gitmekti, önce şehirden sonra da insanların zihinlerinden. Birer birer silmek istiyordu var olan benliğini kirli sokaklardan.

Derin horultusuna uyanan kadına aldırış etmeden koltuğundan kalktı, tuvaletin olduğu vagona ilerleyebilmek için.

"Önce anıları silmelisin, arkada kalanları daha fazla düşünme" dedi aynada kendisine bakarken. Kırık lavabonun dibinden akan suların yolunu peçetelerle kapattı. Ellerini buz gibi akan suyun altına soktu ve yüzüne çarptı hepsini.

"Artık baş başayız, başka kimse yok. Kendine gel!"

Boş bıraktığı koltuğuna dönerken birbirine sarılmış uyuyan çifte takıldı gözleri, umursamamaya çalıştı. Yoksa anıları peşini asla bırakmayacaktı. Sararmış yaprakların arasında duran kartviziti çıkardı. Uykusunu getirmeyeceğini bilse de en baştan okumaya başladı kitabını. Bir saat sonra gözleri ağırlaşmaya başlayınca olduğu yerde çantasını kucağına alarak uyumaya çalıştı.

"Hanımefendi geldik!" diyerek sarsıldı. "Aaa uyuyakalmışım, hazırlanıyorum çok teşekkür ederim" dedi kadına. Başının üstünde asılı duran montunu sırtına geçirdi, çantasını kontrol etti ve trenden indi.

Güneş bulutların arkasından selamlıyordu onu. Hava fazlasıyla soğuktu, derin bir nefes aldı. Denizin ağırlaşmış olan tuzunu ciğerlerinden hissedebiliyordu. Çantasını karıştırdı, çizdiği rotada ilerlemek zorundaydı. Bu kaçışın bir kayboluş olmasını istemiyordu. Midesinin tüm bedenini sarsarcasına guruldadığını hissetti.

"Önce seni memnun etmeliyim değil mi ? Aklım sen yerinde dur, sıra sana da gelecek" diyerek kahvaltı edebileceği bir yerler aramaya başladı.

Terminalden çıkınca, bir dakika boyunca karşısında bulunan manzarasının tadını çıkarttı. Burası güneyde bulunan küçük bir sahil kasabasıydı, sadece 16 bin kadar insan yaşıyordu. Yolculuğa çıkmadan önce Plou ile ilgili her türlü bilgiyi okumuştu. Sonunu çağıran yerin bu kadar güzel olması içini ürpertmişti. Sahile doğru inen kıvrımlı yolun kenarında ancak 5 ya da 6 tane kocaman bahçeleri olan iki katlı evler bulunuyordu. Merkezin sahile yürüme mesafesinde olduğunu biliyordu. Sırtındaki kocaman çanta ile yürümeli miydi emin olamıyordu. Etrafta yemek yiyebileceği hiç bir yer gözükmüyordu. Kışın ortasında, dalgalar kayalıklara en sert ifadeleriyle yumruk atarken yine de destansılığından uzaklaşamıyordu.

Etrafta inen 2-3 yolcudan başka kimse yoktu. Hem kasabaya hem de insanlara çok yabancıydı. El mahkum yürümekten başka çaresi kalmamıştı. Çantasının kemerini beline taktı, montunu sıkıcı kapattı ve yoldan aşağıya yavaş adımlarla yürümeye koyuldu. Yağmur çoktan çiselemeye başlamıştı, şapkasının iplerini sıkılaştırdı. Yürürken manzaranın tadını çıkarabildiğine şükrediyordu. Kafasında ne varsa tek bir hamlede sildi o anda.

"Şimdi hayatımın son anlarını, bembeyaz bir sayfaya çizmeye hazırım" dedi. Yolun yarısını bitirmişti bile...



5 Ocak 2018 Cuma

Sözüm Ona İnsanlara

"Mutualizm, farklı türlerden iki canlının karşılıklı yardımlaşarak her iki tarafa da yarar sağlamasına dayalı olan bir ortak yaşam biçimidir."

diye açıklanır. Ancak insan türünde mutualist formda görülen karşı tarafı, yarardan çok zarara sokan türlerde mevcuttur. Kadın ya da erkek olmasının hiç bir öneminin kalmadığı o ince çizgidir. 

Hikayenin oluşum aşamasında bir kişi vardır ve diğerinin sırtından geçinmeye çalışır. İster duygularını sömürür bir tüccar kılığında, ister hayatının en güzel dakikalarını çalar dost ayağına. Karnı doyduğu anda uzaklaşmaya başlar tek bir kelam bile etmeden. O saatten sonra kemirilen beden kalıntısından geriye sadece yarım bir ruh kalır. 

Acıyı, boğazını kesen bir soluk kadar net hisseder. Korkusu yalnız kalmak değildir, sadece yanlış müsveddeleri karalamış olmanın yanılgısına düşmektir. 

 Bir sokak boyunca yeni yıkanmış, ıslak çamaşırların asıldığı gerim gerim gerilen ipler gibi ağırlaşmaya başlar bedeni. Kurtulmanın tek yolu Hasibe teyzenin çamaşırları üzerinden toplamasını beklemek olur. Bazense bir rüzgar eser ve mandalın bile ipe tutunamadığı o anda savrulup gider tüm pişmanlıklar. 




Kısacası Dostoyevski'nin de dediği gibi;

"Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu."




3 Ocak 2018 Çarşamba

Çırpınışlarına Bir Son

"Kendime yaptığım büyük haksızlıktı, nasıl olsa birazdan geçer diye içimdekileri yutmaya devam edemezdim" dedi karşı masasında duran kadehlere. Kafasını bir kez kaldırsa, duman altında kalmış odanın hiçliğine kapılmaktan dönecekti.

Geç anlamıştı, çok geç kalmıştı içinde bulunduğu durumu zihnine yerleştirmekte. Perdeleri sık aralıklarla açılmış odada televizyonun ışığı karşısında, elinde külü yere düşmekte olan bir sigara ile baş başaydı. Hayali bir eldi saçlarının arasından geçen, göğüsündeki sıkışmaya engel olamıyordu.

Işıkları açın diye bağırdı. Camın önüne boylu boyunca uzanmış iki kişi vardı, biri kafasını kaldırıp kan çanağına dönmüş gözleriyle "kes sesini!" diye inledi. İçindeki karanlığa perde açamamış bir kadının, ışığı açmak istemesi olağan dışıydı herkes için.


Koltuğa kıvrılmış kalmış tek beden onunkisiydi. Elindeki sigarayı kül tablasına koymak için eğildi. Mutfak kapının odaya açılan eşiğin duran adam "Ne zaman bitiriyoruz bunları" diye sordu. "Aklım almıyor, katlanamıyorum artık gitmeye" dedi.

"Seni çok iyi anlıyorum, bitir artık." dedi

odaya dumanlar saçıla saçıla girmeye devam ederken. Şu güne gelmişti, yolunu kesecek bir diken parçası bile kalmamıştı ruhunda. Neden hala bu kanepede oturuyordu "aklı almıyordu"

Çok geç anladığını, iki saatlik kısa uykusunda yaşamıştı. Engebeli yollar ardında onu bekleyen ve derinliğinde boğulmayacağı sulara açılmak istiyordu. Gözlerini açtığında daha derin nefes alabildiğini hissediyordu. "Neden geçeceğini umarak bekledim, kağıt kalem getirin bana" diye seslendi. Mutfak kapının eşiğinden ayrılmamış olan adam iki adım geri çekilerek karanlığın içinde kayboldu. Döndüğünde elinde bir tomar bulmaca sayfası tutuyordu. "Başla hadi, kalk şu kanepeden" dedi.

Kalemin her oynayışında yepyeni kelimeler dökülüyordu tozlu yapraklara. Bir tomarın hepsini simsiyah olana kadar karalamış aklına ne gelirse yazmıştı. Sonra ayağa kalktı "Ben eve gidiyorum" dedi. Saat daha sabahın 4'üydü, kendini sokağa attı. Karanlığın içinde sakin adımlarla bir sağa bir sola savrularak yürümeye başladı.

Gün ağarana kadar sahile doğru yürüdü. Son bir sigara sardı cebinde kalan yarım tütünüyle. Kuşların hazin çırpınışları ardında kayaların üzerine tırmanıp sigarasını yaktı derin maviliğin sessizliğine karşı.

"Çok geç anlamışım, sevgisizliğe bir son vermeyişimi."

2 Ocak 2018 Salı

Ragıp Bey 2

...

Nisan'ın son haftalarıydı, havalar çoktan güzelleşmeye başlamıştı. İşin bitmesine son 1 saat Ragıp Bey derin düşünceler içerisindeydi. "Eve erken gitmeli bugün, güzel bir akşam yemeği hazırlamalı." diye içinden geçirmişti. Piyanonun başında ruhunun geçmişinden kalan son notaları da basmaya başlamıştı. 



Kapının önünde Oya duruyordu. Gözlerini kapatmış Ragıp Bey'in parmaklarının ucundan akan hayalleri, tutkuyla dinliyordu. 

Ragıp Bey Oya'yı fark etmemişti bile, kafasını çevirmesi ile istemsizce irkilmesi bir oldu. 

"Bu hikaye yeni mi?" diye sordu Oya. "Hayır, aslında evet ama biliyorsun deniyorum." dedi Ragıp Bey notalarının olduğu sayfaları toplamaya başlamıştı bile. 

"Bu akşam geç geleceğim sanırım."

"Ben, ben de zaten şimdi çıkacaktım. Çalışacak mısın?"

"Renk paletini henüz tamamlayamadım, İçim hiç rahat değil, sen bekleme beni belki de yarın görüşürüz."

"Hayır, elinden gelenin en iyisini yapıyorsun Oya. Akşam geleceğini umuyorum."

"Bilmiyorum, ben yukarı çıkıyorum görüşürüz Ragıp" diyerek hızla ayrıldı Oya odadan. Peşinden gitmeyecekti bu sefer, zaten akşam görüşeceklerine inanıyordu ama fazlasıyla umutsuzdu.

 Planlarını yoluna koymalıydı, eşyalarını toplamaya devam etti derin düşüncelerini bir kenara iterek. Okuldan ayrılırken içini anlamsız bir korku kaplamaya başlamıştı. Ne zaman içi bir bütün olarak sessizliğe bürünse eve yürürdü. Öğrencilerin saatlerdir otobüsün geçmesini beklediği durağı es geçerek, yürümeye başladı. Zaten aylar önce Oya'nın ısrarcı söylemleri yüzünden okula çokta uzak olmayan bir muhite yerleşmişlerdi. 

Evin olduğu sokağa girmeden önce, her cuma yaptığı gibi şarap alabilmek için bir alt caddeye indi. 

Yazdan kalma bir gecede, yanı başında hayallerini en ince ayrıntısına kadar anlatan kadının;

"Hayatta bizi ayıran tek şey, sen rakının keyfine varırken ve parmakların notaları aşk ile sarmayı ezberlemişken, benim şarap olmadan resimlerimi tamamlayamayacak olmam sanırım" sözleri çınlarken zihninde, aşık olduğu sonsuzluğunu mutlu etmenin peşindeydi. 

Eve girdiğinde, Muzaffer kapının önünde bacaklarının arasında oynamaya başlamıştı bile. "Ufaklık, bu akşam çok işimiz var."

Elindeki şarap şişesini masaya bıraktıktan sonra, karanlığa teslim olmaya başlayan evin ürpertisini alabilmek için mumları yakmıştı. Üzerini değiştirir değiştirmez, kendini mutfağa atması bir oldu Ragıp Bey'in. "Bu akşam her şeyin çok güzel olmasını diliyorum" diyerek başladı yemek yapmaya. Bir duble rakısını da unutmamıştı, tozlu çekmecenin derininde duran plaklardan bir tanesini taktı ve işlerine geri dönmek için zorladı bedenini.  

Her şeyi hazır etmişti çoktan, özenle hazırladığı masaya son bir kez baktı. Elinde kadehi kendini koltuğa attı. Son 3 aydır Oya ile arasında eritemediği buzları bu gece kırabilmeyi umut ediyordu. Üzerinde olan baskıyı anlayabiliyordu, ancak çözememesine asla anlam veremiyordu. Ruhundaki çatlakları işi ile doldurmaya çalışmasına çok kızıyordu. 

Düşünceler birbirini kovalarken, saatin çok geç olduğunun farkına bile varamamıştı. Bu gece gelmesini umduğu hayali yine onu habersiz bırakmıştı. Odada duran çantasının içinden telefonunu aldı, tek bir mesaj bile yoktu. 

Aradı, telefonu asla açılmadı. En az 15 kez aramıştı, dayanamayıp sesli bir mesaj bıraktı. 

"Sevgilim bu gece de iyi hissetmediğinin farkındayım, yine de gelmeni rica ediyorum." 

Bir şişenin daha sonunu görmüştü Ragıp Bey o gece. Kucağında en derin uykusunda olan Muzafferle birlikte tek başına kala kalmıştı kap karanlık evde. Uykusu, öfkesinin önüne geçmişti. Gözleri yavaş yavaş kapanırken elindeki kadehi yere bıraktı. 





23 Aralık 2017 Cumartesi

Zamanın Sesinde

Ağır karanlığın kokusu sinmiş gecelerden birinde zamanın aktığını hissedemiyordum. Duvarda asılı kalmış bir tıkırtı, bir sağa bir sola çarparken ben hayatımı güneşten saklanan gökyüzünün en uç noktasında seyrediyordum.

Çaresizliğimin getirdiği hüznü, emeğimin karşılıksız kalışı zihnimi tonlarca basınç ile ezmeye devam ediyordu. Masaya yığılmış kalmış olan bedenim, ruhumdan bir haber doğrulmaya başlamıştı. Bu bir pes ediş değil, baş kaldırıydı dost sandığımız düzenin haksızlıklarına.

Tütünlerimin durduğu çekmeceyi açtım önce, sarabildiğim en kalın sigarayı sardım. Geçenlerde Kadıköy sokaklarında yürürken, yerde bulduğum sarı çakmağı çıkardım montumun cebinden. Yaktım ucu düşen kağıdı tek hamlede. Yıllardır özlemini çektiğim adamın kokusunu içine çeker gibi çektim tüm zehri içime, nitekim sahici bir zehirdi bu.

Boğaza uzanan evlerin ardından kalmış penceremin camını araladım ve çıkıntısına sığdırdım tüm bedenimi. Gözlerimi kapadım, zaten yapayalnızdım bu şehirde daha fazla karanlık neden?

Çıkıntıya zar zor sığan bedenim kendini ileri attı bir seferde, kanatlarım açıldı sırtımdan ve saçlarım dalgalanmaya başladı İstanbul'un silueti karşısında. Her şeyin başlangıcıydı bu, heyecandan göğsüm sıkışmaya başlamıştı. Gerçek olamayacak kadar güzel bir hisse kapılmış giderken, tüm hüzünlerim boş sayfalarca hecelere bölündü yüreğimde. Akıp gidiyordu işte bedenimden.

Güneşin doğuşuna kadar süzüldüm sokaklarda. En tepeye çıktığım o an güneş, sahte yüzünü kızarta kızarta çıkarmaya başlamıştı. Son bir kez daha nefret ettiğim her şeyden ve herkesten, artık geri dönmenin tam sırasıydı. Özgürdüm son 6 saattir, esarete dönmek azap ediyordu zihnime. Dönmek zorundaydım işte kimse bilemezdi bu sırrımı. Gizlediğim en derin hislerim gibi bu sırda ilelebet benimle kalmalıydı.

Rüzgar ile penceresinden tüllerin uçuştuğu eve yöneldi kanatlarım. Sırt üstü düştüm 40 yıllık parkenin üzerine. Yatakta sırt üstü, boylu boyunca uzanmış kıvır kıvır kızıl saçları yerleri süpüren kıza baktım. Kapanmış gözlerinden akan yaşları sildim. Karşısında ters duran koltuğa bıraktım bedenimi kalan son nefesimle ve kendimi izledim.

Alarmın beni öfkeyle uyandırmasına "Zaman hayallerimizde yakamızı bırak bari" diyerek kalktım yataktan.

Oysa zaman ilerlerken sesini duymadığımızı zannetse bile tıngırtısına uyandığımız her günün bir borcu vardı nihayetinde...

10 Aralık 2017 Pazar

Fısıltı

Bir şeyler var biliyorum, yeni dünya düzeninden uzakta kalmış birileri mesela?

Birileri dedim de "her zaman bir sıkıntı, dert" oluyorlar içimize

Thomas More Ütopya''da der ki "Sürekli acı çekmek zorunda olacağımız bilsem kendimi yaşamdan kurtarırdım."

Oysa hayatlarımız "Borderline" olmuş şeklinde devam ediyor. Ne acı devamlılığını sürdürüyor ne de mutluluk. Bazen ise hiç bir his kalmıyor insanın içinde, gökyüzü küsüyor yağmurlara ve bulutlardan uzaklaşarak karanlığa teslim ediyor kendini.

Delirmek istiyorsun, hayatı unutmak yeniden başlayabilmek için oysa ki peşini bırakmayan tonlarca şey var. Katıksızca güçlenmek istiyor bedenler, geceleri karanlıkta görebilmek kaybolanları ve gündüzleri aydınlanan yer yüzünün kirinden arınmak.

Aşkı anımsatan ve çağıran hiç bir kelime fısıldanmıyor kulağa. Bu hayata düşmeyi biz seçmiyoruz bir takım olaylarca itiliyoruz sadece.

Hoşlandığını bile söyleyemiyorsun ki gideceğini bildiğinden. Oysa ne zaman "Seni seviyorum" dese "Ben de..." diyerek, yalana ortak olmayı tercih ediyoruz.

Üzerinde yaşamadığımız dünyanın yerinde, yaşıyormuş gibi yürümeye devam ediyoruz. Toprağın her bütünü içine çekmesi kadar biz de çekiliyoruz yalanlara.

Sevdiklerimizi, bizi büyüten insanları kaybediyoruz gözümüzün önünde. Yola devam etmek zorunda kaldığımızdan devam ediyoruz. Biz gibi onlar da birer araç olmaya devam ediyor ve yeni araçlar için yok oluyorlar. Büyümek için zaman yetmiyor bazen kaçmayı seçiyor zihinler.

3 Aralık 2017 Pazar

Ragıp Bey

Ne zaman hüzünlense bir duble rakısını koyardı Ragıp Bey masaya. Hiç üşenmeden, geçen senelerde hediye gelen paltosunu sırtına geçirir mahallenin bakkalına yol alırdı. Köşe başında duran Nefise Hanımın mis kokulu çiçeklerinden "Hakkını helal et" diyerek alır ve dönerdi. Evin kapısını açar açmaz kedisi Muzaffer karşılardı ellerinde paketlerle Ragıp Beyi. Aldığı mezeleri mutfak masasına koyar, salonun en karanlık köşesinde duran plaklarına koşardı. "Sahne sende Sanat Güneşi" der, Zeki Müren'den başlardı pikabın iğnesi dönmeye.

Ragıp Bey,  müzik öğretmeniydi durur mu başlardı eşlik etmeye masasını süslerken efkarıyla. Pencereden içeri sokak lambasının ışığı süzülürdü, böyle gecelerde asla ışıklarını açmazdı. Özenle sardığı sigaralarını baş köşesine koyar biten her kadehin ardından bir tane yakardı.

Gecenin huzuru yerini nefrete bırakmaya başladığı anlarda, susar masanın karşısında duran tabloya ilişirdi gözleri. "Şimdi nerelerdesin Oya" diye diye iç çekerdi. Daha sonra kitaplığının karşısındaki kahverengi deri koltuğuna uzanır, gözlerini derin bir hasret ile rüyalara kapatırdı. 

Sabahın ilk ışıkları ile aydınlanan salonun ortasında duran sehpa ve Muzaffer. 

"Geç kaldık Muzaffer, neden uyandırmadın?" diyerek isyan ederdi. Her zamanki rutini ile evi toplar, kahvesini hazırlar ve önceki gün ütülediği takımlarını üzerine geçirirdi. Geceden kalan son sarma sigarasını yakar bestelerinin olduğu çantayı koluna takar ve çıkardı. 

Kim bilirdi o günün diğerlerinden farklı olacağını, döndüğü sokağın başında onu bekleyenleri hayal bile edemezdi. 

Arkasına bile bakmadan ilerlemeye devam etti. Elleri terlemeye başlamıştı bile, yıllar sonra nereden çıkagelmişti bu cesaret. Sokağın başına ulaştığı anda gözleri dolu dolu "Şimdi nerelerdesin Oya" dedi. Bu kez nefret huzura dönüşmüştü ancak karşısında duran bir tablo değil, sanat dediği aşkın kendisi duruyordu. 

Yıllarca beklemişti, bir kaç dakika daha bekleyebileceğini biliyordu...