Tren yolculuklarını seviyorum. Bomboş tarlaların ardından yükselen o karlı tepeleri seyretmeyi... 

Sanırım hüzünlü olmayı da seviyorum; insanlığın peşini asla bırakmayan o geçmiş hissi. Bir anda gelen o boşluk ve çaresizlik... Çünkü artık cevap arayacak kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Bugün ağlamak istiyorum ama yine başaramıyorum. Nedenini sorsan, ben de bilmiyorum. Belki de sadece güçlü gözükmeye çalıştığım için gerçekten güçlü hissedemiyorum. Ya da belki de dışarıdan hiç bir zaman öyle gözükmüyorumdur.

Bu halimi sadece yalnızken seviyorum ama dur bir saniye; zaten yalnız olduğumu da bazen unutuyorum.

Kimilerinin deyişiyle kocaman bir şehirdeyim... 

Doğup büyüdüğüm, okuduğum ve defalarca sevildiğimi sandığım o şehirde. Yağmurlarında ıslandığım, güneşinde ısındığım sokaklarda. Ne sağım dolu ne de solum. Sadece pencerenin camından içeri sızan ışıklar ve belki de benimle aynı hisleri paylaşan o tanımadığım insanlar var. Bir de gülmeyi bıraktığım an bana bağıranlar...

Çoğu zaman sadece küçük kedim ve ben varız. Ya o da beni bu şehirde tek başıma bırakıp giderse? 

Sanki herkesin hâlâ  üzüldüğü, insanları varmış gibi geliyor bana.  

Hayır bu tam bir boşluk hali. Bugün bunu anladım ve en çok da buna üzülüyorum. Zaten anlatsam da dinlemek isteyecek birileri olmayacak; biliyorum.  

İşte bu yüzden sessizliğim, hayal kırıklığından korunmak için saklandığım en güvenli köşem. Sanırım o sessizlik çekiliyor bu gece içime. Çünkü kimsenin duymayacağı bir çığlığı boşluğa atmaktansa, hiç konuşmamak daha çok doluyor ciğerlerime. 

Sadece gülümsüyorum, gülümsemezsem ne yaparım bilmiyorum. 

En kötüsü de sana kalabalıkta yalnız olmaktansa yapayalnız olmayı sevdirecek anılar bırakan insanların olması. Bu yüzden bu halimi en çok yalnızken seviyorum.

Tabi bazen de yalnız olduğumu unutmak mı, yoksa o tren yolculuğundaki karlı tepeler mi beni daha çok üşütüyor; işte onu bilemiyorum. 


 



Kışın ortasında, kurumuş dallarıyla salınan o ağacın gölgesi nasıl olurdu? Toprağına sıkıca kök salmış, dünyanın tüm yükünü sırtlanmışken, o suyun peşindeki mücadelesiyle nasıl da dik duruyordu... Heybetiyle, gören herkesi kendine hayran bırakıyordu. Bir yüzü olsa, insan "Sanki hep gülümsüyor," derdi; dalları kırılsa, fırtınalar kopsa bile...

Gökyüzü bulutları üzerinden bir kez daha dağıttı ve güneş, tam tepesinden onu selamladı. Ancak kışın ortasında, kurumuş dallarıyla salınırken gölgesi nasıldı? Bunu kendisi de bilmiyordu. O sırada, topraklı yolun sonunda kendisine doğru koşan küçük bir çocuk göründü. Ağaç, korkutmak için değil, sadece şaşkınlığından dallarını salladı; çünkü çocuk ona doğru gelmeye devam ediyordu. Yıllardır kimse uğramamıştı bu yolun sonuna. Biliyordu ki, kimse uğramadığı gibi o da tamamen yalnız kalmıştı. En yakın arkadaşı, kasabanın huysuz kedisiydi; her gün olmasa da haftada en az üç kez ziyaretine gelir, tırnaklarıyla gövdesini kaşırdı. Etrafında başka da kimse yoktu.

Hayatında tam otuz kış kar yağmıştı üzerine ve güneş, otuz kez bu kar tanelerini birer hazineye çevirerek dallarında çiçekler açtırmıştı. Ne bir eksik, ne bir fazla... Kimi rüzgarlar esmişti şarkılar söyleten, kimi rüzgarlar esmişti boynunu büktüren. Şimdi bu çocuk, bu yokluğun ortasında ağacın başucuna nereden çıkıp gelmişti?
Çocuk iyice yaklaşınca, ağaç şaşkınlıkla dallarını yeniden salladı ve birikmiş tüm su damlaları çocuğun başından aşağı döküldü. Çocuk, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karanlığın içinde bir ışık gibi duruyordu. Bulutlar güneşin yerini almaya hazırlanırken, yeni bir fırtına çoktan yola çıkmıştı. Çocuk hiç konuşmadan ağacın karşısında diz çöktü. Sadece onu izliyor, her şaşkınlık anında dallardan dökülen su damlalarıyla oynuyordu. 

Ağaç, hayretler içerisinde çocuğun oyununu izlemeye başladı. Onu bu kadar mutlu eden şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kuru dallar ve kocaman, çatlak bir gövde... "Yüzü olsa gülümser," dedikleri o ağaç gerçekten kendisi miydi? Bazen buna inanamıyordu. İçinde dışarı çıkmayı bekleyen çok şey vardı; mesela karanlık çöktüğünde kendi ışığını yaratmayı beklemek... Uzun zamandır bu hayalin peşindeydi. O an, içini ısıtan bir his yayıldı; çatlak gövdesinden kuru dallarının ucuna kadar uzanan bir sıcaklık... Çocuk, kollarını iki yana açmış ona sarılıyordu.. 

Karanlığın içinde esen rüzgâra rağmen, yalnızlığının yok olduğunu hissetti. Yine de şaşkınlığını gizleyemiyor, dallarını sallamaya devam ediyordu. İçinde yaşatmak istediği o sıcaklığı serbest bırakması için sadece bir dokunuş mu gerekliydi? Aralarında büyük bir sessizlik vardı; ikisi birbirinden çok farklı olsa da aynı gülümsemeyle ısınabiliyorlardı. Görünüşe bakılırsa bu ağaç, yolunu kaybetmiş bu çocuğa o gece yuva olacaktı. Köklerinden aldığı tüm enerjiyle gövdesini ısıtmaya başladı; çocuk, çatlakların arasından sızmak istercesine ona daha da sıkı sarıldı.

Ağaç, "Bu gece sen beni buldun ve ben senin evin oldum; yarın güneş yolunu aydınlattığında ise gideceksin," der gibi gövdesini açtı çocuğa.

Çocuk, "Yolumu kaybettiğimi düşündüğüm o an seni gördüm ve sana koştum. Aslında bazı geceler uykularımda bu anı yaşadım, rüyalarımda senin ışığına doğru süzüldüm," dedi.

Ağaç sordu: "Neden bu kadar yol geldin? Sadece rüyalarındaki o kuru dalları görmek değildi ya isteğin?"

"Aslında yola çıkarken hiçbir amacım yoktu," dedi çocuk. "Yolumdan da sapmadım. Sadece 200 metre geride bir çıkmaza girdim. Arkamı döndüğümde yol üçe ayrılıyordu. Birincisinin eve dönüş yolu olduğunu biliyordum, her an vazgeçebilirdim. İkinci yol ormandaki patikaydı; orada beni kucaklamaya hazır tanıdık yüzler vardı. Ancak sana gelen yol, rüyalarımda bile keşfetmekten korktuğum yoldu."

"Ve sen, ilerisini göremediğin yolu tercih ettin, öyle mi?"

Çocuk, "Ben sadece rüzgârın şarkısını dinlemek istedim ve o beni sana getirdi," diyerek, avucunda tuttuğu tohumu ağacın kovuğuna bıraktı. Ağaç, tohumun gövdesinden köklerine doğru ilerlemesini beklerken, yayılan huzur ve yılların yorgunluğuyla derin bir uykuya daldı.

Gece rüzgârının fısıltıları iyice azalmıştı. Çocuk, devasa gövdeye yaslanmış; dalların hafifçe sallanışını ve yere düşen damlaların sesini dinliyordu. Ağaç geceyi gövdesindeki yeni bir tohumla uğurlarken; çocuk, bu ıssız yolu bularak adını bilmediği bir özleme cevap bulmuştu.

"Yolumu kaybetmiştim," diye fısıldadı çocuk, sesi titreyerek. "Ama aslında bir şeyler arıyordum. Kalbimin derinliklerinde beni sana çeken bir ses vardı. Rüzgârın şarkısını dinlemek için geldim, demiştim ya..." 

Ağacın çatlak gövdesi, derin bir nefes alır gibi hafifçe kıpırdadı. Uzun bir bekleyişin yükünü yıllarca taşımıştı; şimdi ise unuttuğu bir duygu köklerine kadar yayılıyordu. Bu bir vedaydı ama aynı zamanda bir başlangıçtı. Çocuk, çatlak gövdeye son kez dokunarak, "Sana verdiğim şey, benim özlemimin sesi ve yolumun ışığıdır," dedi ve ayağa kalktı.

Gecenin yükü güneşin omuzlarına binmiş, fırtına yerini sessizliğe bırakmıştı. Çocuk son bir kez arkasına dönüp ağaca baktı. Ağaç, kuru dallarını bu kez şaşkınlıkla değil, vedasının bir parçası olarak salladı. İçinden bir melodi yükseliyordu; çocuğun bıraktığı tohumla birlikte filizlenen bir şarkı... Bu, artık sadece bir özlemin değil, yeniden yaşamın şarkısıydı. Ağaç bundan böyle her rüzgârda ve her kuş kanadında bu mucizeyi taşıyacaktı.Ve bu tohum onun yeni hayatının şarkısı olmaya devam edecekti. 

En sonunda kışın ortasında, kurumuş dalların ucunda mucizevi bir şekilde yeşil bir filiz beliriverdi.

Yeni ve güzel bir hikaye yazabilmeyi çok isterdim. Ancak yıllar sonra yeniden boş bir sayfanın karşısına oturmanın heyecanı ile sadece içimden gelenleri kelimelere dökmek istiyorum. 


Aslında içimden ne geldiğini de bilmiyorum. Yıl 2025 ve ben kendi evimde loş ışığın altında tek başıma oturmuş sadece düşüncelere dalabiliyorum. 


Dalabiliyor muyum peki düşüncelere ?


Tabi ki defterlere bir şeyler karalamaya devam ettim bu sürede ve tabi ki kendimden uzaklaştım fazlasıyla. Son 3 senede kim olduğumu unuttum, kendimi unuttuğum derinliklerde aldığım kilolarla yüzeye çıkmaya çalıştım. 


Ve sanırım sonbaharın sonlarına gelirken bunu başardım.

 

Önce derim çatlamaya başladı, acısını hala hissedebildiğim yaralar bıraktı karnımda. Sonra yalnız geçirdiğim her gecenin karanlığında bir kez daha düşündüm, ben ne yapıyordum ? Önce yaşadığım ev yabancılaşmaya başladı, sonra aynanın karşısına geçince kendim. Yapmayı sevdiğim şeyleri neden geride bırakmıştım ki?


8 senedir kalbimde yanmasını bekleyen o ışığı bekledim her gün ve her gün tırnaklarım kanarcasına kazıdım bir umut var mıdır diye. Sonra durup düşündüm, sabahın 5i ve güneş bile doğmamışken tekrar tekrar düşündüm. 


Gece karanlığını bekledim.

O an geldiğinde çok rahatlamıştım, kapıyı kapatıp çıkarken çok rahatlamıştım. Kendi kendime ama kendime kurmadığım o hayatın kapısını kaparken.

 

8 senede kaybolan hislerimin ve her şeyin üstüne 1 sene bekledim.

Bir ara yine kandım ama kendimi asla suçlamadım. Peşinden de gitmedim o tepelerin ardındaki yollardan yürümeye çalışanların ve 354 gündür hiç ağlamadım.


Sonra o şarkıyı buldum "Charmed". Artık ne olursa olsun dinlemeye hazır hissettiğim, belki sadece bir hayal belki de gerçekleşmesini dilediğim günler gibi. Bir yerlerde olabileceğini unuttuğum ya da reddettiğim. Şimdi ayağa kalktım ve yürümeye başladım, bu seferki zorla kendimi inandırmaya çalıştığım türden bir yolculuk değil. 


Sonucu ne olursa olsun daha farklı gülümseten ve yeniden kendime inanmamı sağlayan. Sonuçta kalktım artık ve yürüyorum, bazen tökezlesem de..

Anılar gibidir biten her içki şişesi. Kendince özel bir anlam taşır bir şekilde ve benim de yaptığım buydu; anılar gibi şişeler biriktirmek. Tek başıma bitirdiklerimin bile güzel bir sözle sonlanan rafı vardı.

Geçen senelerden bir yaz, yarısını önüme dizip üzerine bin mavra iliştirdim üzerlerine. Alet çantasından çaldığım çekiçle kırmaya başladım, parçalandıkça şişeler sözlerde birer birer uzaklaşıyordu. Etraf cam kırıklarından geçilmez bir hal almıştı. Evimize benim yüzümden yıllardır falçata girmemişken bu kadar cam kırığı sevdiklerimin canını fazlasıyla acıtabilirdi.

Şimdi baktığımda kalan 10 15 şişe kitaplığımın en alt rafında tozlanmaya başlamıştı. Ben de yüzümü açık olan pencerenin arasından süzülen soğuğa verdim. Gözlerimi kapattım ve kendimi dinledim. Geçenlerde bir gün Moda'da otururken yanımıza gelen "araştırmacı yazar" arkadaşın sorduğu soruyu düşündüm. "Hayatın şu an düşündüğünde 10 katlı bir bina ve 10. kat senin tarif edemeyeceğim mutluluk seviyesinin temsili olsun. Kendini kaçıncı katta hissediyorsun?"

-Kendimi 7-8 arasında gidip gelirken hissediyorum.

Bu soruyu bana 2 ay önce sorsalar 3'ün üstüne çıkabileceğimi bile hayal edemezdim. Hayat gerçekten yazmayı üstlendiğimiz ama bazen kontrolümüzün çokça dışına çıkan bir hikaye gibi. Zaten zihinlerden çıkan her karakterde, kendi benliğimizin bir parçası ve yansıması oluyor. Kim aksini söyleyebilir ki!

Bu yüzden önce yalnız kalmayı sev, kendini dinlemeyi öğren ve bunu isteyen herkese saygı göster. Yalnız kalmak bir kayboluş değil, derinliğe giden kapının anahtarıdır. O anahtarı paylaşmak istediklerinde senin mutluluk apartmanının 7. ve 8. katını paylaştığın insandır...

Mutlu uyanmaya çalıştığım sabahın, huzursuzluğu vardı gözlerimde. Yüzüme çarptığım su ile yok etmeye çalıştım hepsini. İçimden hiç gitmeyen o rahatsızlık hissi bedenimi çevreleyip durmaktan da başka bir işe yaramıyordu. Akşam olunca neden yüzüm gülmüyordu ki? Neden saçma sorularla kendimi yiyerek bitirmeye çalışıyordum. Kimden ne bekliyordum ki?

Her şey yolundaydı nasılsa...

Zaman geçtikçe tüm sıkıntılarım küçük metabolitlere dönüşmeye başlıyordu. Hissiyatlarımı mı koparmalıydım yüreğimden? Yoksa başka çözümü olabilecek kadar kolay mıydı ?

Konuşmadıklarımız da hayatımızın gerçekleri değil miydi? Yorulmaya başladım, ağlayamadıklarım su üstüne çıktı. İçimden geçen binlerce anlatı ve ben yazamıyorum. Gücüm yetmiyor değil, anlamsızlaşıyor. Yine camın önünce ışığını kıstığım odanın kasvetinde kendimle konuşuyorum.

Kendimle konuşmaktan çok sıkıldım.

Gülümsemekten çok yoruldum. En mantıklı sonuca ulaşmak için kendi kendime münakaşa etmekten vazgeçmek üzereyim. Kaybetmeye yaklaşmaktan korkuyorum. Çekmeceme dolan küllerin griliğinden midem bulanıyor.

Uzun zaman sonra canım yana yana yeniden düğümlenmeye başladı. Elim kolum bağlı susuyorum...
"Bir hafta içindeki süreçte bilenler bile bilemez beni !"

Gelecek diye bir olgu yok, birilerinin sırtından beslenmek. Mutualist yaşamak bile değil bu. Çok yorgun ve hissiz...

Korku dolu bir bekleyiş var raylarımın bağlantı noktalarını sızlatan. Çok yorgun ve hissiz. Paylaşamıyorum, gereksiz  buluyorum ve geri kalmış hissediyorum. Kimilerine göre dosya taşıyıp fotokopi çekmeye bile razı gösteriliyorum. İdeallerden uzaklaştıran sistemin puslu sayfalarında kaybolmaya devam ederken, yalnız hissediyorum. Sırtımdaki ağrılar yeniden kendini göstermeye başladı. Bir anda iki sene ileriye ışınlanmak istiyorum. Kimsenin yerinde olmak istemiyorum, kendim olmak bile istemiyorum.

Sıfırdan ve sabırla birleştirdiğim benliğimi yeniden yakalamak istiyorum. Bu sefer yardıma uzanan elleri tutmak istiyorum. Çukurun içinde tek başına kurduğum düşüncelerle debelenmekten vazgeçmek istiyorum. Geçmişten gelen korkularıma çizgi çekmek ve yoluma çıkan engelleri aşarken mutlu devam etmek istiyorum.

Bana konuşulsun değil, benimle konuşulsun istiyorum. Uçurumun kenarında sevdiğim insanla otururken dağların heybetine, dalgaların sertliğine kafa tutmak istiyorum. Saklanmadan ağlamak ve yeniden kaybolmamak istiyorum.
Parçalanmaya başlayan hayatların izdüşümü nasıl olurdu? Kırık dökük cam parçaları arasında, elleri kesile kesile onları birleştirmeye çalışan küçük bir kızın gölgesi gibi mi?

Tonton teyzenin de dediği gibi "Bu kadar pozitif enerji veren bir insan, nasıl olur da mutsuzluk hastalığına tutulur ki?" Zihnin hastalığı değil bu, kabullenmek desen hiç değil. Kim neyi kabulleniyor ki, zaman tozunu akıtır her şeyin ve herkesin. Kelimeler düğümlenir çıkacağı günü beklerken. 

Sevgi olunca halledebiliriz, saygı olunca koruyabiliriz. O, bu; şu diye sorgulamadan...

Fakat kalbimi bir şeyler eziyor benden uzaklarda ama bir o kadar da bana yakın bir olay gerçekleşiyor. Ruhumun umuda bağlanan son bağları da kopuyor ve duvarlar üzerime geldikçe eziliyorum. Korktuğumu ya görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar. Neden ? Belli etmediğimden sadece, çünkü derinlerime inmekten de onlar korkuyor. Bir çığlık "Senin yüzünden bu hale geldi" derken. Fısıltılar "Derinleri acıyor benim canım kızımın" diyor. 

Ne çığlıklar ne de sessizlikler su dökemiyor yanmaya başlayan buklelerin üstüne. 

Zaman iyiden iyiye uzadı bu gece ve akmayı bıraktı. Ben kendi kendime dört duvar bir kutu içinde, yine kendi kulağıma fısıldamaktan yoruldum. 

 
İçimde bir hüzün var bu akşam, ne olduğunu kestiremediğim. Kocaman mutluluklar içinde yalnız hissettiğim. Kimsenin yüzüne bakmak istemediğim bir hüzün. Anlatamadığım...

Ya da sesimi duyuramadığım.

Uzaktan gelen bir ses vardı içimi parçalayan, yeniden yeniden. İkinci kez çınladı kulaklarımda, sevgiye olan inancıma gölge düşürmeye devam ederken. İki insan birbirini aynı anda nasıl sevebiliyordu ve aynı anda nasıl vazgeçebiliyordu. İşte sorunda burada başlıyor; bir taraf vazgeçerken diğer taraf bunu aklına bile getirmiyordu. Sadece kelimeler havada asılı kalıyordu, sinirle.

Mesela ben, ben de yokmuşum gibi bugün dünyada. Son günlerimdeymişim ve herkes teker teker gidecekmiş benden. Sessizlik ile hazırlanmış sofra, gürültünün geleceğini bile bile. Harfler kelimelere dönüşmüyor dilimde. Dönüşse bile aktaramıyordum kendime ya da kendim dediklerime.

İki arada kalmak bu, asya mı avrupa mı? Demek gibi. Ortası yok, çıkar yolu yok. Benim haritam 5'e bölündü bu gece. Gitmek istediğim, kalmasını istediklerim, arkasını kollayacağım ve elimi asla bırakmayan.

Bedenime yapışan hastalıklarım, anlaşılmayan anlarım. Tek bedende iki kalp ve hissedemediğim. Korktuğum...

Dağılmayın demekten yorulduğum insanlarım var içimde.
Umutla mı uyanmak güne yoksa umuda bir şekilde bağlanabilmek mi, insanı insan yapan. Aslında hepsini ayrı ayrı günlerde ayrı duygularla yaşamak sanırım.

Kendin, diğerleri ve sevdiğin adam...

İnsanı insandan en çokta korkuları soğuturmuş. Zaten korkularından dolayı hayatını yaşayamayan insanoğlu, çevresindekilere de zarar vermeye niyetlidir. Kırmızı değil rengim, siyah ise hiç değil özellikle şu sıralarda. Öfkem yaşımdan gelen bir meziyete sahip, sonsuz ve geleceği görmeden büyümeye devam ediyor. Büyük bir kısıtlama altında değilim ancak fazlasıyla eziliyorum. Konuşsam kar etmiyor sussam sessizlikten çok gürültü getiriyor. Nedir bu ailelerin alıp vermedikleri? Gereksiz güvensizlikleri ve derin korkuları. Kapının önünde karanlığın içinde sessizce oturmak geliyor içimden. Kilide uzanması gerekmeyen anahtarlar taşımak istiyorum cebimde. Üstüme kilitlenmeyen kapılar...

En kötüsü de sevdiğin, karşılıksız sevdiğin insanların yaptığı psikolojik savaşa karşı ayakta durmaya çalışmak. Manipülasyonlardan arınmak, oluruna bırakmak.

Artık yeni kararlarım ve planlarım var. Sessizlik gibi, açıklamaya gerek duymamak gibi. Kendimi anlatmaya çalışmaktan vazgeçmek, gibi...
Ne çok gibi var.

Göt kadar odanın içinde geçen her karanlık gecenin uykuya varmasını beklemek. Ne kadar yazık sevdiğini görebilmek için aydınlığı beklemek, ne kadar uzun ne kadar zor bazen. Bunlar yüzünden vazgeçilirse korktuğum zorlarım var. Asla affetmeyeceklerim var. Var oğlu var ulan!




Eskiden arka balkondan dışarı izlediğim zaman bulutların arasındaki ejderhanın kanatlandığını görürdüm. Üzerinden belki de 10 yıl geçti yeniden çıktım o balkona bir de kuyruk eklenmiş ejderhama, yılan gibi sürünmeye çalışıyor. Bir kez üflesem tüm nefesimi üzerine ve uçursam taneleri kanatlarına diye düşündüm. 

Sen de mi yalnızsın ince bulut ?

Bazen de ismimi fısıldadıklarını duyarım. Çoğunda çıkan ses annemin tınısında yayılır kulağıma. Kafamı kaldırıp içeri bakarım, annem de bana bakar. Sadece somurtup odama geri dönerim. İçten bir gülümsemeyi bile veremem ona ne kadar da hainim. Sanırım yalnız kalmamın tek suçlusu bu, hain duygularım; bıkkınlıklarım, somurtmalarım ve en kötüsü de anın değerini bilmemem. Ne yazık...

Nedenini bilmediğim haykırışlarım var, sorgulamak istemediğim. Bahsetmekten kaçındığım ve yargılamaktan korktuğum. Eski duyguları perçinleyen soluklarım var. Bolca yalnızlık. Tanımadığım insanlara olan öfkemi tanıdıklarıma karşı baskılayamadığım anlarım da var. 

Nedenini bilmediğim yalnız bırakılışlarım var... 


Karanlık suyun derinliğinde yaşanan karmaşa, ışığa ulaşması ile son bulmuştu. Bir fincan kahve, parmaklarım yeniden tuşların arasında dolanmaya başladı. Kaldığım küçücük evde ve loş yapmak için yırtındığım odamda artık yalnız değildim. Azımsamayın, 10 kilo verdim iki ay içinde.

Bir ben döndüm ancak döngüler benden bir türlü dönmedi geriye. Ne zaman kalabalığa girsem daha da yalnız hissettim. Önce kendimle konuşmayı bırakmıştım, geceler boyu yazılara sığınmak yoktu artık. Ortama salınan karbondioksit yalnız hisseden birey için çok fazlaydı ama zehirlemiyordu.

Haziran atla kovalamıştı hayatımı, Temmuz ise beklenen kısa bir tatille. Ağustos'un geçmeye niyeti yoktu ne de olsa sonu Eylül'e bağlanan işkence ayıydı kendisi.

Bir gece vakti, herkes uyuduktan sonra tatilimi geçirdiğim sahil kasabasında tek başıma yürüyüşe çıktım. 1 aydır müzik dinlememiştim, odadan çaldığım kulaklığı taktım telefona. Binlerce insan üzerime doğru yürüyordu, kimi sarhoş, kimi ayık hepsi de fazlasıyla mutluydu. Düşündüm ve sordum kendime, "Acaba ben mi uyum sağlayamıyordum insanlara, yoksa insanlar bana uyum sağlamaktan yorgun mu düşmüştü?" Sonra kanlı ay tüm güzelliği ile doğdu geceme, "Kimse kimseye uyum sağlamak zorunda değildi."

Yalnız olmak bir tercihti benim için belki de. Artık hasta değildim, zihnim her zamankinden daha berraktı oysa. Neden arkadaşlarım bile beni sevmekten vazgeçmişti ki? Uzak kalmıştım istasyonlara, hiçliğin ortasında varlığını sürdürmekti benimki.

"Şimdi kusacağım."

Sırtıma vuran ağırlar sporla yok olmuştu zannederken ben, yeniden yeniden acı çekmeye başlamıştım. Her şeyin eskiye dönmesi sadece bir kaç saatimi almıştı. Sadece bir kaç saat ile ben yeniden ben olmaya ant içmiştim.

Yazı yazmak ve yeni dünyaları harmanlayıp farklı hikayeler yaratmak her zaman zor olmuştur. Önce insan kendi beğenmeli yazdığı kelimelerin bütününü. Hal böyle olunca arada bir kaçmak isteriz. Ben de 1 aya yakın olacak ki blogu açmaya bir iki satır karalamaya korkar olmuştum. Yazdıklarımı, kelimelerimi ve en kötüsü de kendimi fazlasıyla değersiz kıldım zihnimde. Bu 1 aylık kaçışımın tek sebebi korkularım ve değersizleştirdiğim benliğim değildi sadece. Üniversitenin 4. senesine gelmiş ve hala daha mezun olamamış bir kimyager adayı olarak sınavlarla boğuşmaya da başlamıştım. Sıradan geçen günler hayal gücümü bir sürü denklem, reaksiyon ve deneyle köreltmeye devam ediyordu.

Herkesin yaşadığını düşündüğüm 20li yaşların ortası "okul ne zaman bitecek, biterse ne yapılacak?" sorunlarıyla da baş başa kalmıştım. Hikayeler üretirken benliğimi bulduğum, filmler izlerken yeni yazılar türettiğim göz nurumu kaybetmeye başladım. Korkum ve tökezlemem bundan kaynakladı sanırım. Yarın itibariyle son sınavıma gireceğimi düşündüğüm şu saatlerde, bir kaç kelime karalamak en azından içimi bir şekilde dökmek zihnimin tonlarca baskısına bir son verecekti.

Bütün blog dostlarımı, yeni ufukları ve güzel yazılarını çok özledim. En kısa zamanda yeniden aranızda olabilmek dileğiyle.
Güneş tepeyi vurduğunda yollarımızın da ayrıldığını hissetmiştim. Aynı arabanın içinde dörtlüleri yakmış bir halde ilerlerken, o ormanın derinlerini ararken ben karlı tepeleri hayal etmiştim.

"Dur."

Midem bulanmıştı, kafamda kurduğum acılara gebe kalmıştım haftalar önce. Kapıyı açtığım gibi yolun kenarına çıkarttım içimde acıdığım ne varsa. Nasıl olduğumu bile sormadan kapıları kilitleyip sürmeye devam etti. "Biliyor musun hala barışacağımızı umarak arıyorum onu."

Yüzümü yüzüne dönemedim, sessizce akıp giden bozuk asfaltın çizgilerini izlemeye başladım. Midem dönmeye devam ediyordu o sırada, kendimi tuttum yine. "Barışmayı umuyorsan, önce benimle konuşmayı bırakman gerekiyor bence." dedim buna katlanamazdım artık. Korku dolu bir kahkaha patlattı "Hemen de yanlış anladın, seni kırmak istememiştim." Yol boyunca susmak istedim, tek bir kelime daha çıkamazdı, kenetledim dudaklarımı ve sadece onu dinledim.

Bir daha sevmemek için yemin etmiştim ve yeminimi onunla bozamazdım. Bozmaya kalksam bile kovuğuna oturacak dilimler çoktan boğazıma düğümlenmişti. Kalan son dakikalarımızı bir şarkı ile taçlandırmak istediğini anlamıştım. Konuşmasına bir dakika bile ara vermemişti.

Dün gece yastığa başımı koyduğumda hayalini kurduğum anların hiç birini anlatamazdım ona. Gerçi hayatımda olup biten hiç bir şeyi anlatamazdım, en azından benim için doğru olmazdı. Bir eli direksiyona yön verirken diğer eli elimin üzerinde aşık olduğu kadını anlatmayı sürdürdü. Nasıl anlatabilirdim ki? Dizlerimin titremesine engel olmaya çalışıyordum, gözlerimi gözlerine asla değirmedim. Daha fazla kirlenemezdi hayallerim.

Sonunu bilmeden ilerlettiği sözcüklerinin arasına bir es verdim parmaklarımla.

"Ben hamileyim..."
-Asma suratını ışıkları kapattım işte.
-Senden bunu hiç istememiştim ki.
-Karanlıkta umutsuzluğunu bir kenara astığını biliyorum.
-Sadece biraz kısmalısın, bu gece askıya alınan şey mutsuzluğum olmayacak.

Son sözleri kulaklarım da çınlar gibi gecenin karanlığında. Ay yine yükseldi, etraf sessiz...

Sol omzunda zihnime kazınan hilal dövmesi vardı. Nasıl unuturdum ki? Çığ gibi yükselen sessizlik gömdü içime tüm ateşi. İki insan bir senaryo vardı bilinen. Ben oynadım, replikler gözümün önünde dans ederken. Sen doğaçlama yaptın her zaman olduğu gibi. Duygularımızı da böyle uydurmuş muydun? Böyle mi yönlendirmiştin beni? Susarak.

-Bu karanlık ruhuma iyi geldi, teşekkür ederim.
-Bilmediğim bir şey söyle bana. Nasıl gideceğini mesela.
-İstemiyorsan gitmem bu gece.
-İstemiyorum.

İşte son kez elleri kaydı elimden. Sırtını döndü bir duvar gibi bana. Köşedeki rafta duran kitabı aldım o uyuduktan sonra, usulca kalktım yanından. Bir mum yaktım alacakaranlığın doldurduğu odaya. Elime bir kalem aldım her sayfanın sonuna bir not bıraktım, ne hissetirdiyse bana. Gün ağarmaya başlarken, gözlerim kararmadan önce kitabı çantasının içine iliştirdim. Kaçar gibi gideceğini bile bile yeniden yattım yanına, ensesine sinen vanilya kokusunu çektim içime. Rüyamda yeniden ellerini tutmak umuduyla, benden uzak duran bedenine sığındım.

-Hoşçakal eksik kalan ruhum. Seni unutmak zor ancak başaracağım, sen de pes etme ne olursun.

Gözlerimi bile kırpmadan dinledim sadece. Kapının ağır sesi gelene kadar kalkmadım, kalkamadım. Son öğüdüne kulak vererek pes etmedim.

Yıllardır senden başkası için yalvarmadım. Yokluğun için değil ancak var ettiğim kendi sevgim için asla pes etmedim.

Başta bu yazıyı yazmam için bana ilham olan sohbet için MelonikanınDünyası'a da çok teşekkür etmek isterim. Reçel'e kucak dolusu sevgiler :)

Bu ay Şefikasyonla 3. yılımızı dolduruyoruz. İyi ki hayatımdasın haylaz balkabağı. Geçen sene de 2. Yeni Şefika yazımı paylaşmıştım. İçimi huzur dolduran minik kızımı sizlerle yeniden tanıştırmak istedim. 3 sene önce bu zamanlarda, yardımsever bir veteriner sayesinde tanıştım onunla. Aslında çok ileri derecede kedi fobisi olan biriydim. Bir gece yaralı olan patisini emerken uyumaya çalıştığını görünce anaç duygularımın kabarmasından olacak ki kucağıma alabildim. O günden sonra bir daha bırakamadım.

En kötü anımda yanımda sen vardın dediğimiz kişiler vardır ya hani, işte benim içinde Şefika o KİŞİLERDEN biri. Ağladığınızı gördüğü zaman bir Allah'ın kulu bile umursamazken, yanınıza gelip küçük patileri ile sizi okşamaya başlayan nadir canlılardan biridir kedi. İnsan olmanın özü her canlıyı sevmekten geçer ya bunu gerçek kılmalıyız. Sözde değil pratikte uygulamalıyız hatta.

Maalesef hepsine yetecek ne güç ne de yuva bulabiliyoruz. En azından bir kap su ve mama ile de sokağımızdaki tatlışları mutlu edebiliriz. Ki sadece kediler değil diğer canlılarda bundan mutlu olacaklardır.


Ayrıca poz vermeyi de çok severler yeter ki siz telefonun flaşını açmayın. Bu arada küçük bir öneri veriyorum. Tüylerinin daha sağlıklı olmasını ve dökülmesini önlemek istiyorsanız sirkeyi biraz suyla seyreltip fısfıs yardımıyla sıkarak biraz tarayabilirsiniz. Bu sayede daha parlak ve sağlık tüyleri olacağını deneyimlemiş biri olarak söyleyebilirim. 


Sarılmayı da en çok onlar severler. Ne zaman hasta olduğunuzu hissetseler, kucağınıza atlayıp o güzel hırıltılarını iyileştirici güçler olarak frekanslarca yayarlar.


Tabi ki de uykuyu sizden öğrenecek değiller. Günün yaklaşık 16 saatini uykuya ayırabiliyorlar. Şefikacım biraz daha hareketli bir kedi olduğu için saati 12ye düşürebiliriz ama yine de olmak istediğim yerde. 

Bana kötü geçen 2 seneden kalan en güzel armağandır kendisi. Oturup saatlerce derdimi dinlemiştir sanki bir insanla konuşurmuşum gibi. Ten teması olmadan geceleri asla uyuyamaz mesela. Her sabah sırtımda bir nefes sesi kulaklarımın arkasında iki pati ile uyanırım. 

Peki bu hüzün nereden gelir deepinside? Şefikay'ı sevmeme neden olandan gelir ancak iyi ki o gitmiş ve iyi ki Şefika benimle kalmış. 

İYİ Kİ DOĞDUN ŞEFİK USTA!





Merhaba arkadaşlar, sanırım ilk mim çalışmam olacak. Umarım layıkıyla üstesinden gelebilirim. Son bir kaç aydır çok güzel dostluklar kurdum burada, bana özellikle beğeni ve yorumlarıyla destek olan herkese teşekkür etmek istiyorum.

Sevgili  Fatma Nur beni bu güzel olayda mimlediği için ona da ayrıca teşekkür ediyorum. Hazırsak başlayalım :)


  • BLOG ALEMİNE NASIL GİRDİN?
Blog ile ilk tanışmam aslında 12 yaşında oldu, üzerinden 10 sene geçmiş. Çocukluk arkadaşımın önerisi üzerine, "Parazitcity" adı altında bir blog kurmuştum, . O zamanlar hiç bilmediğim duyguları anlatmaya çalıştığım bir kitap çalışmam vardı. Kendimi geliştirebileceğimi düşünmüştüm. Ne yazık ki çok uzun sürmedi. Daha sonra 2015 yılında bendeniz Deepinside olarak geri döndüm. Büyük bir ayrılık ve hüsran döneminin filizleri yeşerirken, zihnimi rahatlatmak adına yazmaya başladım. Bir kaç dergide yazı yayını işleriyle uğraşırken şimdi gelebildiğim noktaya kadar geldim. Sonuna kadar da ilerleyeceğim umudu ile devam etmekteyim. 

  • HANGİ BLOG SANA İLHAM OLDU?
Buraya kadar ilerlememe en çok destek olan blog Ruhsuz Atmaca oldu diyebilirim. Beni sürekli yüreklendirmeye çalışan sevgili arkadaşım ile aynı üniversitede olduğumuzu da kısa zaman içerisinde instagram üzerindeki "Marmaralı Bloggerlar Nerede?" başlığı ile öğrenmiştim. Ardından tabi ki ilerlemeye devam etmek adına en büyük ilhamı Deeptone'dan aldım. Kimse beni takip etmezken bile her yazımı özenle okuyarak moral oldu. Buradan ikisine de kucak dolusu sevgiler dilerim :))

  • BLOGA YAZDIĞIN İLK YAZI İLE SON YAZI ARASINDA FARK VAR MI?
Sevgiyi ve aşkı doruklarda tattığım ilk senelerde yazmıştım ilk yazımı. Konu bakımından maalesef tek kalmış olan ilk yazımdır. Ancak her geçen gün kendimi daha da geliştirmek için sürekli uğraşmaya devam ettim. Kaybettiğim kitap okuma alışkanlığımı blog yazarak yeniden kazanmaya başladım. Dilerseniz buraya kolaylık olsun diye iliştiriyorum bir de siz değerlendirin İlk Blog Yazım. Sanırım değişmeyen tek şey üzerinde durduğum hüzün ve ayrılık konusu oldu. 

  • YAKIN ÇEVRENDEKİ İNSANLAR BLOGUNU BİLİYOR MU?
Başta en büyük destekçim olan annem ve ailemin geri kalan üyelerinin çoğu buralarda bir şeyler karalamaya çalıştığımı biliyor. Hatta aramızda kalsın sevgili dostlar ama yazılarımı zamanında ismen olmasa da konusal olarak kendisine adadığım ve blog yazmama neden olan insan bile blog yazdığımı biliyor. İyi oldu sana Deepinside :))


  • BLOG YAZMAK YAŞANTINA NE KATTI? YA DA NE ÇIKARTTI?
Hayatıma negatif bir etkisi olduğunu asla düşünmüyorum. Hatta yazamadığım zamanlarda kendimi kötü hissetmeye başladım. Bir çok yeni kalem tanımama fırsat verdi. Yalnız olmadığımı kesinlikle kanıtladı bana. Büyük dergilerin bile başlangıçlarının blog olduğunu gösterdi. En kötü anımda bile içimi rahatlatmama yardımcı olan beyaz sayfalarını "Yeni Kayıt" tuşu ile önüme döktü. Daha ne denilebilir ki... :)

  • ŞUAN BU MİM YAYINI İLE BİRLİKTE BLOGUNDA KAÇ YAZI VAR VE KAÇ SAYFA GÖRÜNTÜLENMEN VAR?
Toplam 180 ancak bu mim ile birlikte yayınlanan 156 tane yazım bulunuyor. Yazılarımın çokluğu görüntülenmem ile doğru orantılı olmadı maalesef. Şu ana kadar 20.302 sayfa görüntülenmesine sahibim. Hepinize çok teşekkür ediyorum.

  • HANGİ BLOGUN MUHASEBESİNİ ÖĞRENMEK İSTİYORSUN?
İlk sorulu mimim olduğu için başta çok heyecan duyduğumu söylemek isterim. Beni kırmazlarsa;

Mimlemek istiyorum. Hepinize musmutlu hafta sonları dilerim. İyi eğlenceler :))


 Bir bar taburesinde yine sıradan bir gün sonlanıyor. Ertesi günün ışıklarına geri sayım başlıyor. "Kapatıyoruz, kardeşim" diyor omzundaki elin sahibi. Siz kapatıyorsunuz da zihninin derinlerindeki sızı bir türlü kapanmıyor. Ceketine uzanıyor eli, yalpalayarak ilerlemeye başlıyor. Süpürgenin pas geçtiği parkeleri hıncını alırcasına tekmeliyor. "Tamam, tamam çıkıyorum. Gece görüşürüz!"

Kargaların toplandığı sokağın başına varıyor. "Zaten sizin garip sesiniz olmasa, günün hangi saatinde olduğumun farkına varamayacağım." diyerek ilerlemeye devam ediyor. Sabahın ürperten soğukluğuna ceket kaldırıyor. "Kim kaybetmiş ki ben bulayım." Eskimiş basamakların olduğu evin önüne geliyor. Geçmişten kalan izler kazınmış gibi duvarlarına yazılanlar. Kim boyayacaktı bu evi, kim uğraşacaktı ki? "Dilber olsa, bin mavra dökerdi şimdi. İyi olmuş." Cebindeki anahtarları çıkarıyor, açamayacağını bile bile yuvaya sokuyor metalin soğuk dilini. "Harun'a giderim, iyi olmuş az bile sana" diye arkasını dönüyor eve.

Cumartesi sabahı aydınlanmaya başlıyor iyiden iyiye. "Ulan bu saatte açar mı kapıyı?" En iyi yalnız kalmaktan geçer bu sabahlarda diye düşünürken yürümeye devam ediyor. Daha fazla dayanamayacağını hissettiği o anda dizleri hissizleşerek çöküyor olduğu yere. "Ne zaman doğru bir adamdım ki bu yolda başım dik ilerliyorum. Dur hele çök olduğun yere."

Kalıncana, deri kaplı bir defter çıkarıyor yakasının cebinden. Sayfaları birbirine yapışmış, diliyle elini ıslatıyor ayırmak için. "Bu son veda" yazıyor başında. Yorgunluktan mı yoksa sarhoşluktan mı bilinmez ama gözleri ağırlaşmaya başlıyor. "Sen ne yaptın Kenan?" Bir yokluğa atılıp gidiyor bütün hayatlar. Kömürün isinden olmasa bile kararan bir düşün içine atılıyor. "İnsana değer vermek aşktan geçmez be azizim." diyor. Aşık olmayı çoktan geçmişe atan gölgeler beliriyor önünde. Dayanamayıp cüzdanını çıkarıyor, en sıkı cebine atıyor elini. Bir tutam saç. "Ah Dilber..."

Biz mi kaybetmeye mahkumduk severken, yoksa engeller bizi buraya mı getirmişti? Uzun bir aradan sonra yeniden bir tene tutulmuşken ruhlar aynı duyguları paylaşamadığından mı anlatmıştık geçmişi? Nedir derdimiz ah bir bilsek şu zaman. Biz değil ama insanlar çok değişti. Ne arkadaşlarımız ne ailemiz, aynı değildi artık. Unuturken, yalnızlığa fazlasıyla tutunmuş kalmıştık.

"Bizden bir bok olmaz Dilber, ne sen ne ben aynı yolu paylaşmıyoruz. Hiç bir zaman da paylaşmadık. Sen anlattıkça aşkını, ben dinledim. Ben anlattıkça sen. Olanak bile vermedik, çünkü hiç bir oluru yoktu. Tenin tenime, kadehin kadehime çarptı sadece. İşte bu son vedaydı. Ne güzel akşamlarımız, ne de güneşin ısıttığı yeryüzüne değen yüreklerimiz. Bu son veda."
Doğmak, büyümek, alışmak, öğrenmek ve sevmek... 
"Her koku, her ses yeni duygular uyandırır ruhunda. Geçmişi anar bazen hatırlar kütüphanesinde. Duymak işitmek değil, hissederek anlamaktı ve yazılar yazdırırdı bizim gibi olanlara. Ortak duyguları hissetmek mesela; sevmek, vazgeçmek belki büyümek. İşte bu ruh ile yazmak "Mart Gibi" dinlerken çıkardı. Fırından taptaze sıcaklıkta yeni grup tavsiyem. Biricik dostlarıma da bu yolda başarılar ve siz yeni dinleyicilere de iyi yolculuklar diliyorum."   
 Seçimlerimiz midir doğru olan? Yoksa zaten doğrular seçilmiş midir?

Kim ister ki bildiği sonu yazmak, tekrar tekrar ve tekrar...
Hayat bir romansa, zaten karakterleri belli değil mi? Sadece bizi seçimlere iten tecrübelerimizdir.

Acılar, özlemler ve sevinçler zamana bırakıyor kendini. Sanki ruhtan ve fiziksellikten çok uzaklarmış gibi. Gün bir anda doğmayı bırakıyor, saatler gecelerde takılı kalıyor. Çünkü ezilmiş olan bizler yaşamı askıya alıyoruz.

Beynin tüm kıvrımları, kendini duygulara teslim ediyor. Şimdi neredeyiz?

Akrep yelkovanı kovalarken, zaman gökyüzümün derinlerinde akıp gidiyor. Umutları bir kenara itiyor karanlık. Kendi kendine konuşuyor zihinler, "1 sn önceki ben, 1 saat sonra ki benden ayrılıyor" 

Özgürleşmek için teker teker "Veda" ediyor düşlerimiz. Aslında yeniden doğuyor bedenimiz.
 "Ragıp Bey, bugün nasıl hissediyorsunuz?"

Etrafına bakındı önce, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir hastane odasından çok otel odası gibiydi. Günün ilk ışıklarının süzüldüğü pencerenin önünde bir kaç saksı ve içlerinde adını bile hatırlayamadığı çiçekler selamlıyordu kendisini.

"Siz de kimsiniz?" dedi Ragıp Bey elini başına götürerek. Dün gece olanları anımsamaya çalıştı. "Ben neden evimde değilim. Muzaffer neredesin?" Garip bir sarhoşluk hali vardı üzerinde. Kafasını bir yere çarpmış olacaktı ki başında yoğun bir ağrı hissediyordu. "Dün gece ilaçlarınızı almamışsınız, Feridun Bey biraz sonra yanınıza gelecek."

Feridun ismi hiç tanıdık gelmemişti. Yataktan yavaşça kalktı, ayakları yere değer değmez zihninde şimşekler çakmaya başladı. "Ah başım" diyerek inledi. Sakin olmaya çalışarak olayları anlamlandırmak istedi. Boş gözlerle karşısında konuşup duran kadına baktı. "Bana neler olduğunu anlatacak biri yok mu burada?"

"Ragıp Bey tedavinin işe yaradığını düşünüyorduk. Eğer sakin olursanız doktor bey geldiğinde size en doğru şekilde yardımcı olacaktır."

Daha da paniklemişti Ragıp Bey, hızlı adımlarla kadının üzerine doğru ilerledi. Elinde küçük bir çağrı cihazı tuttuğunu fark etti. Heyecanı yerini öfkeye bırakmaya başlamıştı. Ellerini hırsla sıkmaya başladı, başındaki ağrı giderek artıyordu. "Benim gitmem lazım, bir şey oldu."
Beyaz önlüklü kadın arkasını döndü masada duran ilaçları Ragıp Bey'e uzattı. "Size söz veriyorum bu ilaçları içtiğiniz zaman başınızın ağrısı geçecek." dedi. "Oya, ona bir şey oldu ve benim gitmem gerekiyor. Geç kaldım. Bugün günlerden ne? İş yerime telefon açmalıyım"

"Oya Hanım daha gelmedi ve şimdi sakin olursanız oturup her şeyi konuşabiliriz. Sadece bu ilaçları içmeniz gerekiyor. Lütfen!"

Başının ağrısı tüm bedeninin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Başka çaresi olmadığını anladığı anda korku ile kadının uzattığı ilaçları dikti kafasına. Kalktığı yatağına geri oturdu. Sakinleşmesi gerektiğini kendine hatırlatmaya başladı. Başını kollarının arasına alarak bir kaç dakika sessizlik içinde bekledi. Zihninden tonlarca yük dağılıyor gibiydi. Gözlerini kapattı, kendini daha da derinlere inerek düşünmeye zorladı. Anılar daha da bulanıklaşmıştı. Telefonun delirtici çınlaması, başının ağrısının önüne geçti. Gözlerini yeniden açtı ve kollarını iki yana indirmeye çalışırken bileğindeki etikete benzer şeye takılı kaldı. Üzerinde ismi yazıyordu.

Önüne geçilemez bir öfke patladı ve tüm bedenine yayılmaya başladı. Tüm bedeni kasılmaya başlamıştı, kendini yatağa doğru attı. Kadın, Ragıp Bey'in kollarından tutup onu sabitlemeye çalışırken diğer yandan çağrı cihazından bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bir kaç dakika içinde Ragıp Bey büyük bir boşluğun içine itildi. Odada kadının dışında iki beyaz önlüklü adam duruyordu. Kolunda ince bir sızı hissetti. Gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. İçini derin bir huzur kaplamıştı, tam da o anda içeri başka bir kadın girdi.

"Oya, sen buradasın ama na..." "Nasıl?" dediği anda tüm oda bir anda karanlığa teslim oldu.

Hayatımın daha çok başlarıydı. Okuma yazmayı öğreneli 4 sene olmuştu ve oyunların içinde zihnimin tereyağı gibi eriyip gittiği yıllardaydım. Çocukken bir şekilde şanslıydık ya da şanslıymış gibi lanse edilirdik ailemiz tarafından. Hobilerin neler bobiler neler bilmediğimiz senelerdi. Üstlerimiz yönlendirir, bizler de savrulup giderdik rüzgarlarında. Her sene okula önemli spor kulüplerinden seçmece insanlar gelir, boyu uzun olan kim varsa "Spora adamalısın kendini çocuğum" diye zorla kolundan tutup götürürlerdi. Sanki spor boy ile orantılı ilerliyormuş gibi bir algı oluştururlardı. Bu yüzden bir çok arkadaşım, çocukluğun da getirisi ile, belki de nefret ederdi benden. Okul hayatımın 5. senesi ve bu senenin bitimi yeni ufuklara açacaktı ruhumu. En azından ben öyle düşünüyordum. Ortaokula geçecektim kocaman birey olma yolunda kocaman bir adım. Oyun oynamayı her zaman sevmiştim, okuma yazma bilmediğim zamanlarda bile babamla oturup "bu ne, ne dedi, ııı neye basıcam şimdi." diye diye oyun oynardım.

Aileler her zaman kızardı biz çocuklara "Bu kadar oyun oynayacağına kitap oku, ders çalış biraz." Bir saniye sakin olur musunuz? Beyin yıkayan çoğu oyunun yanı sıra hayal gücümüzü derin enginliklere dağlayan eserlerde vardı. Ben de oyunların ve okuduğum kitapların yarattığı ütopik hayallerle dünyaya sığamamaya başladım hayatımın 11. senesinde.

Her zaman ki gibi Matematik dersinin bitmesini beklerken, ne dilesem ne dilesem kurtarıcı bir melek girdi sınıfa "Merhaba arkadaşlar, dersinizi bölüyorum ancak küçük bir duyurum var." Sanki dünyalar benim olmuştu. "Bu sene tiyatro kulübümüz siz miniklerle bir oyun sahnelemek istiyor. 5. sınıflardan bir kadro oluşturacağım. Başvurmak isteyenler teneffüste lütfen yanıma gelsin."
Tiyatro işte bu! Kurduğum hayalleri, evde kendi kendime sahnelerken bir şeyler yolunda gidiyordu ve beni bulmuştu. Normalde asla cesaret edemeyeceğim bir düşünceydi bu. Ben ve sahne ne alakaydı ki? Zil çaldı derin bir nefes aldım ve koşa koşa ismimi yazdırmaya gittim. Zaten devlet okuluydu ve tiyatro çok fazla ilgi görmüyordu. Heyecanla okulun bitmesini bekledim tüm gün, akşam eve gidip aileme olanı biteni anlatacaktım. He bir de o zamanlar yönetmen olacağıma inanıyordum, oyunculuğu denesem ne olurdu. Olurdu tabi.

Her şey tamamdı, kadroya alınmıştım dersler başlamıştı. Öğlenciydim o dönemde. Sabah erkenden okula gelip tiyatro derslerine katılmaya başlamıştım. "La, la, la, brrr, brr" garip garip sesler. Hızlı hızlı durmadan tekerleme okumalar. Sahne duruşu, cesaretlendirmeler tam gaz devam ediyordu. Dönemi neredeyse ortalamıştık ve karakter seçimi sırası gelmişti. Önümüzde duran senaryo teker teker herkese okutuluyor, oynatılıyor ve en uygun insana en uygun karakter veriliyordu. Sıra bana geldiğinde "Anlatıcı" rolünü aldığımı öğrendim. Tüm dünyam bir anda yıkılmıştı. Filmlerde olur ya etraf bir anda kararır ve kötü olan ne varsa üstüne çöker. Zihnimde aynen bu sahneyi yaşamıştım. Kimseye belli etmeden her ders çıkışı tuvalette ağladım. Ben belli etmediğimi zannederken beni izleyen tiyatro öğretmenimin farkında değildim. Herkesten daha çok çabaladığımı biliyordum ve "Anlatıcı" olmak yerine "Asi Prensesi" oynamak için yanıp tutuşuyordum. Gözümde ana rol sadece oydu.

Derse erken geldiğim günlerden birinde "Anlatıcı" repliklerime odaklanmışken. "Tatlım, çok mutsuzsun neden?" diye bir ses çınladı omzumun ardından. "Ben.. şey açık söylemek gerekirse baş rolü istiyordum." dedim. Gözlerim dolmaya başlamıştı bile engel olamıyordum. Kısa bir kıkırdama "Sen neden bahsediyorsun?"
"Prenses baş rol ben ise basit bir anlatıcıyım"
"Güzel varsaydığımız yanılgılar vardır anlatıcı. Bu hikaye senin başından geçiyor ve senin hayal dünyanı anlatıyor. Prenses gibi bir yan karakteri nasıl baş role koyarsın." dedi. Başta anlamakta zorlandım nasıl olabilirdi ben, ben baş rol müydüm? İşte o zamanlarda anladım, estetik yargının insanlar üzerindeki yanlış etkisini. Silik olanın aslında göz önünde zorla durmaya çalışanlar olduğunu.


Ütopik hayallerimin gerçeğe dönüştüğü haftalara girmiştim. Artık daha heyecanlıydım, elimden gelenin en iyisini yapmak için çabaladım. Başta demiştim ya çocukken şanslıydık ya da bize öyle anlatılırdı. Ben bu mutluluğu sonuna kadar götürmek isterken. Komik bir şekilde "Tiyatro öğretmeniniz işten alındı. Oyun iptal oldu çocuklar çok üzgünüm" sözleri ikinci kez deprem etkisi yarattı. Daha sonradan öğrendik ki lisanssız çalışmaktan dolayı bir takım cezalandırmalara maruz kalmış.

Merhaba gerçek dünya "Ne yönetmen, ne de tiyatrocu olamayacaksın" çığlıkları gecelerimi süsledi. Bir kapının kapanması, doğru kapının açılmasına neden oluyordur belki de diyerek yazı yazmaya karar verdim ve ilk saçma tıngırtılarımı o dönemde karaladım.