Yalnız başıma yürürken, küçük bir kız yanaştı bugün yanıma. Buz gibi havada yırtık pırtık kazağının üzerine, ısınmasına engel olan ince pembe bir montu vardı küçük kızın. Darmadağın olmuş saçlarının arasında pırıl pırıl bir yüzü vardı aslında. Cennet gibi bakıyordu gözleri, mutsuzlukların içinde fazlasıyla eğleniyor gibiydi. Bir elinde satıp, belki de kendine bir ekmek alıp karnını doyurabilmek için, tuttuğu mendilleri vardı. Diğer elinde ise minicik avucuna binlercesini dökmek istediğim şekerlerden ancak iki tanesini tutuyordu. Montumun kenarından çekiştirdi beni "Ablacım bir mendil alır mısın ?" dedi akan burnunu eliyle silmeye çalışırken. 

İçimden onu kucaklayıp sarılmak geldi başta, sonra elimde ne kadar para kaldıysa bakıp kalın bir kazak ve mont almalıydım ona. Yanımda durmaya devam ederken, göz ucuyla cüzdanımı karıştırdım. Ancak onu bu sıkıntılarından kurtarmaya yetecek hiç bir şey kalmamıştı. Şarkılar söyleyerek etrafımda dönmeye devam etti, montunu kollarıyla yana doğru açarak balerin gibi dans ediyordu güzel gözlüm. Saniyeler içinde onu bu hale getiren her şeye isyan ettim, onun yeri yol kenarında donarken mendil satmak değildi. Onun yeri sıcacık sınıfında, sıcacık evinde çocukluğunu doyasıya yaşamaktı. Bense elim kolum bağlı kalmış bir şekilde onu izlemeye devam ettim sadece. Durduğumuz kaldırıma çöküp oturdu birden, insanların umursamaz gözlerinin ardında gülümsemeye devam ediyordu. Bende kulaklığımı çıkartıp yanına oturdum. 



"Metrobüs geldi binmeyecek misin abla ?" dedi. Kafamı iki yana salladım "Canım sıkıldı, seninle oturmak istedim. İzin verir misin böyle bir şeye" dedim gülümseyerek. "Hava çok soğuk nerelere gidecen sen oturma buralarda" dedi küçük elleriyle kolumu tutarak. "Ben üşümem ama sen benden daha çok üşürsün asıl sen neden buralarda duruyorsun ?" diye sordum. "Yok ben üşümem, kardeşim küçük karnı çok aç bende bir şeyler almak için mendil satıyorum. Bak işte burda almayacak mısın?" dedi. Elimi cebime götürüp kalan son kağıt paramı ona uzattım. "Alacağım tabi ki hava soğuk belki burnum akar" dedim. Gözlerindeki heyecan o kadar derinleşmişti ki, ellerimle saçını okşadım dayanamayıp. 

"Sen okula mı gidiyorsun?" dedi. "Okuldan çıktım şimdi" dedim bende. Ah güzel çocuk keşke seni de elinden tutup götürebilseydim. "Ama mutsuz gözüküyorsun, derslerin kötü mü geçti yoksa?" dedi. "Hayır okul güzeldir, derslerim de güzel geçiyor. Sen gitmiyor musun?" diye sordum cevabın "hayır" olmasından korkarak. "Gidiyordum, okumayı biliyorum. Bak, sel-pak, yazıyor" dedi elleriyle alkış tutarak. Okul konusunda konuşmak istemediği belliydi, itelemek isterdim ama canını sıkmaktan çekindiğim için vazgeçtim. Sessizce geçirdiğimiz bir kaç saniye içinde avucunda tuttuğu şekerleri bana uzatarak "üzülme bak şekerim var, sana veriyim şeker beni hep gülümsetir." dedi. "Eğer seni mutlu ediyorsa, sende kalsın bence" dedim. Israrla elimin içine tutuşturdu şekerleri. "Dur bakalım, o zaman bir sana birde bana paylaşalım" dedim ikinci şekeri ona uzatarak. "Tamam" dedi titreyen elleriyle şekeri açmaya çalışırken. O an aklıma geçen sene taksim de küçük bir kıza yemek aldığımız, karşılığında bize su verdiği gün geldi yine gözlerim dolmaya başlamıştı. "Ama sen neden ağladın ki, bak mendil aldın" diyerek elimde durak paketi kapıp içinden bir mendil uzattı bana.  




"Sen yalnız mısın burada, ben ne zaman üzülsem anneme sarılırım" dedi. "Annem uzakta benim, babamla yaşıyorum burada" dedim. Bir anda küçücük yüreği en büyük dert ortağım olmuştu. "Arkadaşların mı yok yoksa, ne zaman senin gibi güzel ablalar görsem hep arkadaşlarıyla gelirler buraya" dedi bilmiş bir tavırla elini beline koyarak. "Hayır arkadaşlarım var, ama ben bugün seninle oturmak istedim" dedim gülümseyerek. "Benimde arkadaşlarım var, bak şurada oturuyorlar" dedi. Kafamı çevirip baktım, küçük kızdan farksızdı hepsi de bir dünya masumiyetin altında tir tir titreyen bedenleriyle oturuyorlardı. Önümüzden belki de 10 tane metrobüs geçmişti biz sohbet ederken biranda korkuyla kulağına eğilip. "verdiğim parayı kendin için kullan sakın senden büyük kimselere verme" dedim. "hayır vermem, kardeşime de şeker alacağım o da çok seviyor bu şekerleri" dedi parayı tekrar çıkarıp sallayarak. "O zaman ben şimdi gidiyorum, sende kendine çok iyi bak lütfen tamam mı?" dedim son kez yanağını sıkmıştım. "Çok teşekkür ederim, sende ne zaman ağlarsan verdiğim mendili kullan seni üzen şeyleri saklarsın içinde" dedi.

Bırakıp gitmeye kıyamadan hüzünle kalktım yanından. Ah güzel çocuk umarım gün gelir ve ben bir gün seni yeniden bulurum. Bulduğum gün sana istediğin her şeyi verebilecek durumda olurum. Bundan sonra da bütün hüzünlerimi bu pakette saklarım senin için... 

Bu yüzdendir ki güzel insanlardan kopamayışım, bu yüzdendir ki güzel insanları unutamadan arkalarından acı çekişim. Kalbim inanıyor ya değer verdiğim her güzel insan bir gün yeniden hayatımın bir parçası olmaya devam edecek...


"Motosikletli kız günlerdir seni bulmak için buralardayım, 
Sen yoksun. 
Motosikletli kız çatladımı dudağın,avucun,yüzün,yüreğin? 
Üşüyor musun? 
Kırık bir kalp elinde kala kala..."

"Tatlı bir mutluluk aşkına kalan bir uykusuzluk ve sabahı derinden etkiler insanı. Atılan tırmıklar gibi her şey aslında, acının masumluğuna kanar vücut başta. Çizik ne kadar derin olursa o kadar kanar. Zannedersin ki akan sadece mutluluk ve acıyla baş edersin. Dakikalar takılır peşine, huzur sönerken korku tenini yakmaya başlar. Olan olmuş bir kere, biten bitmiş..."

Sonra kelimelerin yetersiz kaldığı yerde, gözleri anlatmaya başlıyor kendini. "Sakın ağlama" diyor ruhu, bedeni kitleniyor bir anda. 

"Çok acıyor, benden başka kim anlar ve yine benden başka kim katlanabilir ki" diyor motosikletli kız. Sadece ruhuna isyan ediyor, keşke gün gelse ve ruhu da onu terk etse diye yalvarıyor bedenine. 

Sahip olduğu bir motosikleti ve ne zaman sürse ardında dalgalanan kızıl saçları ile kalmayı seçiyor yine. Ne de olsa bir kere kaybediyor yoldaşını. 

Kendini bulmak için yoluna devam ediyor, çamurlar, ormanlar, dağlar, tepeler. Kendini ne zaman bulduğunu fark etse canı daha çok yanıyor ve kendini ne zaman bulduğunu fark etse, yolda kaybettiği yoldaşına aslında daha da çok yaklaştığını anlıyor.

Yoldaş uzaklaşmaya devam ettikçe, hayatta bir o kadar uzaklaşmaya devam ediyor. 

Ve saniyelik bir vardan yok oluş aramaya devam ediyor motosikletli kız...


"Şems olmasa Mevlana, Mevlana olamazdı, demişti bilgin kişi ve benim Şems'im de hayatımı bütünüyle etkilemeye hazırdı."

Gözlerimi bile açık tutmaya zorlandığım bir gündü bugün. Heyecanla aylardır beklediğim, ne olursa olsun mutlu olacağıma inandığım gün.

Hayatlarca kitap okudum bugünün geleceğini bilerek, fazlasıyla yarım kaldığım aylar 1 günde nasılda silinivermişti. Aylar önce kaybettiğim çocuğu 3 saatliğine de olsa geri kazanmıştım. Mutlulukla karışıktı hüzünleri ancak yeniden karşımda görmekti beni derinden etkileyen. Gözlerin derindi bir kere, sözlerin cennet... İçimden defalarca "elini tutmak vardı şimdi" dedim. Sakince durdum ve zaten yeterdi seni görmek, belki yıllarca yeterdi bu an bana ama ben yine doyamazdım sana.

Lanet ettim kendime ve seni kaybettiğim zamanlar, umutsuzluğa düşüp seni yalnızlığa sürüklediğim anlara. Olsun du yeniden karşımdaydı hayatımın aşkı ve ben yeniden özlediğim insan olmaya başlamıştım. Ne ilaçlar bana geri verebilir bu anı, ne alkol ne sigara...

Her şey bittiğinde saatlerce yürüdüm yollarda, müziğin eşsiz derinliğine verdim kendimi. Ağlamadım ancak bir o kadar da ağladım insanların umut ve hüzün dolu yüzlerine baka baka...



İçimden defalarca ismini haykırdım, gitmiştim ama kalbimi yeniden seninle bırakmıştım karşı kıyıda. Bizi bağlayan bir köprüydü İstanbul ve aylar sonra ilk defa yeniden gökyüzüne çevirdim yüzümü. Güneş tenime değerken camdan usulca, kanın damarlarımda yeniden akmaya başladığını hissettim. Ve yeniden yaşamak istedim hayatı, belki de başa sarmak.

İster yeniden sev beni istersen sevme, yine de gözlerine baktığımda kendim olduğumu hissettirdin bana. Özlediğim o çocuğu saatlerce bedenimde yaşattın ve yüz yıla değerdi o saatler.

Aslında acısı bile güzeldi seni sevmenin, gitmenin ve yalnızlığın. Sonuçta gelsen dünyam bir anda yeniden aydınlanırdı ve bugün o ışığı hücrelerimde yaşadım.

Kışı çok severdim eskiden, şimdi ise korkar oldum kardan adamlardan. Varsın yağsın tüm dünyanın külleri başıma, kendimi sevsem de, inansam da ve bulsam da benliğimi yeniden. Bir sen, yaşamdan; sakinlikten, acı çeken bir hastanın ölümü arzulamasından bile güzelsin. Her zaman başıma gelen en güzel kedi bir Şefika ve bir sensin. Ve bir kartanesi kadar sonsuz özelsin...
Geri kalan anılarımı da kapatabilmek adına Taksim de dolanırken, duvarda yazan bir yazı gözüme ilişti bugün "Yaşattığınız her acı, günün birinde hayatınızı mahvedecek." Durup düşünmeye başladım kimin kalbini bu kadar çok kırmıştım ki ve bu kadar çaresiz bırakmıştım acı çektiğini bile bile.

Böylece hayatıma beni tümünden iyileştirecek birisinin gireceğinden şüpheli bir şekilde yaşamaya devam ediyorum. Beni kendime getirecek kişinin hala aynı kişi olduğu kanısından da pek vazgeçebilmiş değilim. Düşüncelerine değer verdiğim bir çok insanı saatlerce yürüterek dinlemişliğim bile var. Ancak bir kere de vazgeçemiyor insan.

Düşünceler bin bir yanımı sarmaya başladığın da aslında ilk başta rahatlıyorum. Anlamaya çalışıyorum ve kendimi telkin ederek yürümeye devam ediyorum. Saatler geçtikçe içimdeki sakinliğin yerini endişe ve çaresizlik almaya başlıyor. Her an en başa dönebilecekmişim korkusuyla geçiyor geceler. Beni bu uçsuz bucaksız derinlikten kurtarabilecek tek insan da sadece kaçmayı tercih ediyor. Nedenini çözemiyorum ve üstüne eklenen her cümle beni biraz daha aşağıya çekiyor. 

Aslında kanıtlamam gereken hiç bir şey olmadığı halde, umutsuzca duygularımın saflığını ve sorunların tek suçlusunun ben olduğuma inanmaya devam ediyorum. Tüm bu suçları omuzlarken, durmadan yığılıveriyorum; yüküm ağırlaşmaya devam ediyor. Oysa karşımda, gösterdiği kadarıyla hayatına mükemmel bir şekilde devam eden insana karşı direniyorum. 



Oysa bir kez uzatsa elimi tüm sorunlar yok olacak içimde, kaybolacak tüm korkular ve ben eski düzenime yeniden kavuşacağım. Bu kez de ben bencillik ediyorum fazlasıyla. Kendimi kurtarabilmek için, aşık olduğum insanı artık sevmediği biriyle birlikte olmaya zorlamak mesela. Gerçi yüreğim sevmediğine pek inanmak istemese de kendimi inandırmak için aylardır zorluyorum. 

Ha düzeldim düzeleceğim dediğim her günün gecesinde, büyük bir telaş ve içimde büyük bir savaşla tek başıma kalıveriyorum. 

Şimdi sadece sussak ve gelsen yanıma, her şeyi yoluna koysak. Sadece birbirimizi de değil birbirimizin geleceğini düşünerek hareket edeceğime o kadar eminim ki. Zaten sende giderken "bu bize büyük bir ders olacak" demiştin; ben dersimi aldım. 

Ve eğer içinde küçücük bir umut bile varsa aşkın için durma tek bir cümle "bende seni çok özledim..."


Zedka'nın sonu gibi yazılmış bir hikayeye doğru ilerliyor hayatım bugün. Ve bu hafta hayata dair ne varsa yapmaktan vazgeçiyorum. Zaman su gibi akıp gitmiyor bile... Veronika'ya da çok üzülüyorum mesela, uykularımı kaçıran bir karakter halini almaya başlıyor. Ölüme ne kadar yaklaşırsa o kadar da uzaklaşıyor. Kısacası bir ölemedi gitti diyorum.

Zihnim üzüntülü notlar almaya devam ediyor. Geri dönmeyecek ne varsa, ince ince işleniyor ruhuma.



Yağmur yağarken, dışarı çıkıp yürüdüğümüz ne kadar yol varsa tek tek gezebilmeyi geçiriyorum içimden. Kar yağacak diye çok korkuyorum ilk defa. En sevdiğim mevsim olan kış tam bir işkence halini almaya başlıyor.

Önümde çeşit çeşit ilaç her sabah mideme inmeyi bekliyor. Bense en azından doğal yollarla sana son kez veda edebilmek için hepsini eliyorum. Zaten ayrılıkta pasif bir intihar oluyor benim için. Geriye bırakabileceğim hiç bir şey yokmuş gibi, heyecanla karanlığın içindeki gölgelere koşuyorum. Fazla bencillik benimki biliyorum ama benim içinde, sen giderken fazla bencil kalıyordun.


İki gecedir biraz da kitabın etkisiyle, uykularım sabahları arıyor. Yatarken telefonun sesini sonuna kadar açıyorum. Belki kendini kötü hissedersen yanında olamasam da dinleyebilmeyi diliyorum. Olmayacak şeylere ne kadar da takıntıyla bağlanıyorum değil mi?


Hala hüzünlü olmana dayanamıyorum, yüreğimden bin bir parça yerlere dağılıyor ve ben toplayamıyorum. Kalbin minicik kırılsa geceler kılıç kadar keskin soğuğuyla yanıt veriyor.

Bu arada kedimi de hala çok seviyorum, onun beni terk etmesinin son darbe olacağını bile bile kendimi avutuyorum. Sen bilmezsin ama o bile seni ne kadar çok özlediğimi görebiliyor.

Bu hafta yalnızım mesela, yalnız kalabiliyorum. Hem zaten hep yalnız kalabiliyordum ama bencilliktir ki affet seni yanımda istemem. Hayatını bir kenara atıp benim hayatımı yaşamaya zorlamaktı bu belki de yeniden affet.

Sana ulaştıramadığım her kelimeyi belki bir gün ulaşır diye karalıyorum...
"Ne ilaçlar sakinleştirir akıp giden ruhu, ne de sözde demlenmeyi bekleyen 
çaylar..."



https://www.youtube.com/watch?v=CVHHLh99B3Q ==> "Haydi Söyle"

Hüznü bir kenara atamaz kimse, olabildiğince uzaklaşır ancak asla kopmaz bedeninden. Neşterin keskinliği bile alamaz onu içinden. O özlemeden yanmaz umut ışığı ve yine aynı noktada bulur insan kendini.

Yüreğin kal dese de beynin savaşmayı sürdürür gitmesi için. Tatlı uykuların azap halini alırken bulursun rüyalarında kendini. Aylardır geçmeyen bu acıya küfreder durursun, oysa uzaklaştırmaktan aciz olan ruhundur sadece.

Geceleri gündüze çevirir gözlerin, odandaki ışık hiç sönmez karanlıkta. Geleceği güne mum tutarsın ve erimeye başlamışken yolunda, ellerin yana yana koşarsın.

Nefreti her zaman uzaktır sana, seninse sevgin senden daha yakındır ona. Uzaktan seyredersin anıları, gülerken birden ağlarsın ve kırılır bütün camlar...

Bütün bir çekmece sigara paketleriyle dolar, odanda sessiz bir duman ciğerlerine işler. Neden bu çakmak bozuldu diye bağırırsın camdan. Kediler, acına yankı olur uzaklardan.

Şişelerce sakinleştirici, ya ölümü beklersin ya da ölüm kadar tatlı beyaz uykunu.

Hayata siktir çekersin ve bütün sayfalar karalamalarla dolar.

Yolda yürüdüğünü hissedersin, oysa bacakların sadece seni taşıma sorumluluğunu üstlenmiş ve tüm sinir sistemin kalbine bağlanmıştır o gece.

Ellerin titreye titreye oturduğun yağmurda, göz yaşların su damlalarına karışır sadece. Çantanda getirdiğin bir kaç kitap ve boşa karıştırılan sayfalarla baş başa kalırsın.

Binlerce nankör doludur etrafın, göremezsin. Yardım ettiğin mutlulukların, mutsuzluğunda boğulup gidersin.

Cebinde kalan son 10 lirayı da bir paket sigaraya verir, kayalıklara vurursun yalnız kalan ruhunu.

Hiç bitmesin dediğin tüm sarılmalar zihnine binlerce oyun oynar ve sen sadece sonsuz bir baş ağrısı ile ortada kalırsın.

Son kez "gitme" diye çığlıklar attığın hayat seni bir başına ölümün tatlı tınısıyla yalnız bırakır seni.

Ve yine sessizce geçtiğin yollardan, onsuz yürümeye devam edersin büyük bir acıyla...


Masum ancak bir o kadar kızgın bakardı gözleri. Patileri altında sürüklenen parkeler taşırdı onu. Herkes gibi küçük şeylerin içinde sıkışıp uyumayı severdi. Meraklı olduğu kadar belli etmemek adına da her şeyi yapardı.

Başlarda ben korkardım yaklaştıkça, daha sonra o kaçardı. 

Güzel ailen gibi sende birtaneciktin ve iyi ki tanıdım seni küçük aslan. 

Huzurlar içinde kal küçük aslan...
"Şu kapıdan çıkan kimse geri dönmedi. Evim en alt kattaydı atlayanlar ölmedi..."


Siyah ile beyazı ayırt etmek güzelim, en zoru bu olmalıydı hayatta. Tırnaklarında bile gri ojeler varken, iki uç noktayı yaşamaktı...

"Mutlu olmak için bir şeyler mi bulmalıydı?" yoksa "Bir şeyler için mi mutlu olunmalı?"

Gece saat 10'a çeyrek kala bir yıl önce bugün. Karanlığa dönen ruhun yeniden aydınlanma yolunu seçmişken, yapış yapış tenin gölgeler arasında kayboldu. Işıklarda durdu ve yerde 200 lira buldu. Heyecanla sarıldı, belki baş başa birer kadeh şarap içmekti istediği. Asansöre koştu, ama para hala sahteydi...

Tek fark o zamanlar üzülmek yoktu, mutsuzlukların içinde elini tutan el ile mutlu olurdu. Şimdi ne o sahte para kaldı ne de içinden çıkılacak bir mutsuzluk.

Ve insanların kalbine boş gözlerle bakmak neydi azizim?
-Yeri hiç dolmayacak bir kalbi onaramamaktı...

Belki de hikaye bundan bitti, sonuçta acı çektirmen değil acı çekmen güzeldi, sonuç olarak sahte 200lüğün bile hatrı kalmadı onda...
"Kocaman bir çınar ağacına tutkun olduğum doğrudur. Ve bu ay o ağaç köklerini toprağa salalı tam 25 yıl oldu." 



Belki de başka bir gün bambaşka bir yerde, köklerimiz toprağın altında yeniden tutunacak birbirine. Ancak şuan tüm mutluluğu paramparça eden bir korku gözlerimde, özleminden. Ve tüm hatlarınla seni sevmekten geçer, ilmek ilmek nefesime işleyişimden...

Yeniden doğmak veya ölmek bile kilometrelerce uzak. Ve bir kaç soru? 
 -Yanında olmanın bana verdiği mutluluğu neden hiçe saydın?

Yaşadığımız her mutsuzluğun içinde, ben senden güç alırken. Sen neden yeniden kaçmayı tercih ettin? Tek ve eşsiz kudretlim, koca çınarım, yaşam pınarım...

Unutmaktan korktuğum; anılarım, elim kolum ve çocukluğumsun. Kendimi bulma çabamda, alevlenen düşüncelerimsin. "Gitme" derken beni benden çalıp gidensin.

Gün gelirde bir gün yeniden damarlarında akarsa benim kanım; bu kez söz veriyorum senden ayrı içtiğim tüm limonlu çayların hesabını vereceğim.

Bu 25 yılın tüm yorgunluğunda bana ayırdığın 2 sene içinde dökülen tüm yapraklarını yeniden filizlendirmen dileğiyle. Dalların eğilse de gövden daima dimdik kalsın. 
"Sizi sizden daha çok sevecek insanları değil de, sizden uzaklaşırken bile yabancılaşmayacak insanları siz daha çok sevin"


Her serüven bir kalem ve tonlarca boş sayfa ile başlar bu hayatta. Önce düşünceleriniz daha sonra da ruhunuz yalnızlaşır. Ne kadar acı çekerseniz o kadar güler gözleriniz aslında.

Dökülen her göz yaşı sizi daha güçlü kılmaya başlar ve ayaklarınızın üzerinde durmaya başladığınızı hissettirir. Düzinelerce mektup yazdırır aşkınıza. Asla tamamen geçmez ama değersizleştiğiniz her an biraz daha hissizleşirsiniz.

Kelimeler boğazınıza yumruklar ata ata midenize geri düşer. Bu süreç aylar, hatta yıllar alır bence. Hiç bir son, tükenmez kalemle yazılmaz. Her zaman yedekte bir silginiz olur. Geçmiş, geçmiştir ve siz sadece anılarınıza hayranlık beslemeye başlarsınız. Kırgınlığınız, aşka değil kendinizedir...

Zaten hiç bir aşk sonsuz olmamıştır ve mutlu bittiği görülmemiştir. Olsaydı buna "Aşk" diyebilir miydik ?

Tek taraflı açılan bir yaradır aşk ve geçeceği olmadığı gibi, sizi başka insanları sevmek zorunda bırakır. En baştan alırsınız tüm hikayenizi. Silinen bin sayfalık yazı gibi, ısrarla her ayrıntıyı zihninizde yeniden yazarsınız. Kendinizden değil ondan bir parça arasınız. Yaptığımız en büyük yanlışta bu olmuyor mu zaten?

Oysa onu, o olduğu için sevmiştiniz. Şimdi kendinize gelin, çünkü o artık anılarınızda yaşayan insandan çok daha farklı biri oldu. Sizde öyle. Zaten değişmemiş olsaydınız ikinizde, bu kadar acıyı çekmek boşuna olurdu.

En zor şeydir, hayatta en çok sevdiğiniz insanın yanından geçerken yabancılaşmış olduğunu görmeniz. Elleri ellerinizi bırakmaz dediğiniz insanın; gözlerini, sözlerini ve gülüşlerini sizden kaçırması...

Ve şimdi bu aşk kalbinizde sonsuz bir karmaşa, gelse de gelmese de uzaktan sevmeye devam edeceğiniz. Vazgeçemeyeceğiniz ancak defalarca kendinizi zorlayacağınız. Hatta 10 yıl sonra bile küçük bir nedenden dolayı, bu aşk için ağlayacağınız.

Kim ararsa arasın, onu bulacakları yer yine sizin kalbiniz olsun.
Aşk böyle de güzel...
"Hep bir son yazılıydı ve yarın her şey gerçekten bitecekti. Gideceğini bilseydim geçmiş tüm yarınlarda sana daha sıkı sarılırdım..." 



Gözlerim son kez kapıda takılır kalıyor bu gece. Arkandan gelemiyorum yine, çöktüğüm yerde kalakalmışım. İlerlemek çok kolay aslında, ne de olsa hayat bir şekilde devam ediyor. Geçmişi ellerimden çekip alıyorsun...

Aslında acıyı sevmiyorum, sadece acı beni sana daha yakın tutuyor. Mutlu olsam, silinip gitmenden korkuyor aklım. Kendimi sana anlatmanın tek yolu boş sayfalardan geçiyor. Hepsi her gün binlerce kelimeyle dolup taşıyor, ancak hiç biri sana ulaşmıyor. Yine ve yeniden bir elveda poşetlerden taşıyor, ne son bir sarılma ne de son bir söz. Yine söylenecek ne varsa kalbimde yanıyor.

Kim elini uzatsa ellerim kayıyor. Bu dipsiz kuyudan ellerim kanaya kanaya tek başıma çıkmaya çalışmaktan başka şansım kalmıyor. İki adım ilerlesem on adım geri düşüyorum.

Şimdiden, kalbini titretecek olan insandan nefret ediyorum. Doğmamış olmasını diliyorum sadece. Ve düşünmüyor da değilim bizim çocuklarımız kim bilir kimlerin kalbini çalacak diye. Ancak o kadar yaşamak isteyeceğime emin olamıyorum.

İçimde kocaman bir hastalık ve ruhumu kemirirken, acının ardına gülümseyen gözlerle saklanıyorum. Sende bilirsin zaten insanlara somurtmayı hiç sevmezdim.

Son bir kez karşıma çık ve içimde ne varsa al kendinle beraber götür. Bir bahar günü sevmiştik birbirimizi ve yine bir bahar günü geldi çattı bu hikayenin sonu...