Bugün Şefikasyonla yeni bir yıla daha girişimizin 2. yılı. Bugünü en saykodelik çalışmalarımızla süsledik. Güzel ponçiğim hem üzüldüğüm hem de mutlu olduğum zamanlarda yanımdaydı. Çoğu zaman bir insanmış gibi oturup tüm dertlerimi anlatıp benle konuşmasını dilediğim tek gerçeğim oldu.


Çoğu zaman odaya kendimizi kapatıp kafamız bir dünya oyunlar oynarken, köşemde oturmuş yazdığım yazıları boş ama bir o kadar da anlamlı bakışlarla izledi defalarca.


Isırarak da sevginin var olduğunu bir kez daha kanıtladı bana. Dünyada en çok sevdiğim kişiden bana bir hediye gibi kaldı yanımda. Hatta çoğu zaman ismini andığım gecelerde, kucağıma çıkıp saatlerce sarılıp, göz yaşlarıma ortak oldu. Sonunda yüzümü hep gülümseten oldu.

Geçen sene bile evimden uzakta, mutsuz ve umutsuz bir şekilde girdiğim 2016 yılında benimle birlikte balkonda sabaha kadar oturarak geçirdi. Sanki defalarca bir şeyler anlatmak istedi ve ben korkumdan Şefikasyonu bile duyamadım. 

Hasta olduğum ve ağrılara dayanmadığım gecelerde, çeşitli numaralarla beni çoğu defa rahatlatmaya çalıştı. Aslında 3 kişilikti şefikayla kurduğumuz hayaller. Ve çoğu defa bizi iyi hissettiren. Şimdi birbirimize sarılıp, bu acının geçmesini beraberce bekliyoruz. (sinirli olduğuna bakmayın aslında çok duygusaldır =) )


Uykuların bana sabahları vermediği gecelerde, hayata karşı hiç bir istisna yapmadan uyumaya devam eden biricik kızımı alkışlıyoruz. 


Tabi ki bir aşk tanesiyle aynı evde yaşamanın getirdiği ikinci mutluluk. Tek başına uyandığın sabahlarda kahvaltı bile yapmak istemezken, koşarak masanın başında "ben yicem sende ye" bakışları atarak tırmanması oluyor.


Sana alışma fikrinde bana yardım eden insan dahil olmak üzere, benim yeni yılım yine ne kadar kötü geçecek olursa olsun. Herkese sevdiklerinin yanında, mutlu ve asla ayrı kalmayacakları bir ömür ve yeni bir yıl diliyorum evrenden. 

Lütfen kedinize ve sevdiğiniz insana sahip çıkın, onları dinleyin ve birlikte ne yapılması gerekiyorsa yapın. Pişmanlıklar ile dolu yeni bir yıl daha yaşamayın. 

Sevin, sevilin kim ne derse desin insanı ayakta ve hayatta tutan en önemli şey aslında budur. Gerçekten sevdiğin bir insanın güvenini başka hiç bir yerde bulamazsın. 









Bugün gökyüzü dünyanın tüm kirini temizleyebilmek adına durmadan haykırışlar içinde ağlıyor. Ev sahipliği yaptığı insanlara büyük bir öfke kusuyor sanki. Bende gökyüzüyle birlikte tüm öfkemi, bugün yaşadığım şüphe ve huzursuzlukla dışa döküyorum. 

Yağmurun ve fırtınanın ortasında bağıra çağıra yürüdük bugün metrobüse. Erol ile şarkılar söylerken, Büşra ile kol kola koşuşturduk. Yollarımızın ayrılma zamanı geldiğinde, kendimi kararmış olan buz gibi caddeye bıraktım. Sıcacık otobüse binmek  yerine, içimde yaşadığım duygusal acımı bastırabilmek için göğsüm soğuktan daralıp, parmaklarımı hissetmeyecek hale gelene kadar yürüdüm. Yürüdükçe ben, yollar uzadı gözümde ve saatlerce aynı çizgi üzerinde ilerlemişim gibi durdu birden zaman. 

Yokuşun başına geldiğim de tüm karanlığın içinden, avrupa yakasının züppe ışıltısı kapladı etrafı. Sokaklarda ise kimse kalmamış herkes evine dönmüş, ailesiyle sıcacık çorbalarını içmeye başlamışlardı bile. 

Bugün nefreti tattı ruhum, oysa insan hayatta en çok sevdiği şeyden nasıl bu denli nefret edebilirdi. Bu kaybetme duygusu çok farklıydı, gözlerinde başkasının aşkını görmek. Başkasının ellerini tuttuğunu hissetmek. Belki fazlasıyla boştu kuruntularım, belki de fazlasıyla gerçek. Ne olursa olsun içime düşen bu yangın hepsinden çok farklıydı. Nefret ile yıkılmak arasında sıkışmıştım. 

Sonra anladım ki, artık onu görmek bana iyi gelmiyordu. Ne kadar uzak kalabilirsem o kadar kolay affederdim kendimi. Geçmişe dönmeme izin verseler, bir daha aynı okulu tercih etmezdim bile. Kim bilebilir ki sonuçta, sevdiğin kadar sevilmediğini anladığın andaki acıyı. 

İkimizi birden korumaya çalışırken giden ellerin, bir daha sevene ulaşmamasını...
"Bu akşam tüm öfkesini kendisinden çıkaranlar ve bir arayış içinde olanlara iyi uçuşlar diliyorum" 

Zihnim büyük bir boşluk, yürüdüğüm kadıköy sokaklarında kulağımda kulaklık insanları izliyorum. Algım fazlasıyla açık olmasına rağmen, yolumu kaybetmişcesine oradan oraya koşturuyorum. Şimdi bu halime bakıp, gülecek olan insanlar fazlasıyla benden uzak. Zihnimin boşluğuna oturttuğum "beni anlayabilen ve sohbetine doyamadığım" insanla ilerlemeye devam ediyorum.

Sonra bir kafeye oturup sıcak çikolata ile susuzluğumu ve enerjimi toplamaya çalışırken kitabıma gömülüyorum. Karakterlerin yanına 3. bir vizyondan olayları takip etmeye başlıyorum ve abimizin büyük cümlesi tüylerimi diken diken ediyor;
"Her uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi ve terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım ve aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan terk edip gittim."
Otobüse biniyorum en arkaya oturup yollardan geçerken çizgileri sayıyorum. Sanki hayattayım ama ruhum bedenimin dışında her hareketi anı anına gözlüyor gibi. Elim telefona gittikçe ulaşamayacağım insana, zihnimden mesajlar gönderiyorum. Zamanında yaşamış olduğum her anıyı senaryolaştırıp, yalnızlığımdan savurup atıyorum kendimi.

Evde yemek yerken, kalp atışlarımın hızı ve sıcaklık kurt adama dönüşmeye başladığımın habercisiyken gözlerimi hızlıca kırpıştırıyorum. Karşımda duran kimsenin, zihnimi okuyamayacağını bilmek sakinleşmeme yardımcı oluyor.

Telefon çaldıkça duymamazlıktan gelmeye devam ediyorum. 1 saat boyunca Şefika'ya kitlenip aramızda oluşan bağın konuşmamıza yardım etmesini dilerken hiç bir işe yaramadan doğruluyorum.

Limonlu çay ve Trileçe, tam bir lezzet şöleni oluştururken. Zihnimde susan insana inat dünya'yı değiştirecek sohbetime devam ediyorum. Herkesin kişiliği ve tüm hayatı bir deftere yazılı gözümün önünde canlanıp birden gidiyor. Daha iyi anlıyorum hareketlerini ve çirkince ağızlarından dökülen kelimeleri.

Biz kimdik? Aslında biz kimi istersek o olabilirdik. Bir an gelirdi dünyanın en iyi yazarı sendin ve insanlara sözcüklerinle yardım ederdin. Bir an gelir serseri bir insan olur ve sanki hiç acıtmayacakmış gibi kendini dövdürürdün. Çünkü ne zaman kendin olsan ;

"Sözlerinin sonu duyulmaz. Cümlelerin sonunu duymadıkları zamanda. Son kelimeleri değiştirir, kendi hayatının sonunu değiştirirdin."
Şimdi ise ölümsüzsün. Okyanuslardan geçer, dağları aşarsın. Şimdi ölümsüzsün çünkü "Mutsuzluğuna hiç bir çare aramadan, acının üstüne gittin." Çünkü kimse seni anlamazken farklı dünyanda, seni anlayabilen bir insanı kalbinde yaşatıp, yoluna devam edebildin...
 
 
 
"bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.
ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

bu yüzden ben de senden vazgeçtim."

(2 aydır geciken doğum günü hediyemi sonunda alacağım gün geldi. Haftalardır sokaklarda dona dona beklediğim tek şey. 2. senemde gene aynı hediyeyi alacak olsam da en çok ihtiyacım olan şeyin, şuan bu hediye olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.)

Bugün "Baileysli kahvemizi" yudumlarken, radikal kararlar almak üzerine derin bir konuşmaya tutulduk. Gelecek 30 senemizi mutsuz mu geçirecektik, yoksa 1 sene daha mutsuzluğa kapılıp geri kalan hayatımızı rahatlık içinde mi yaşayacaktık. Bunun üzerine kız kıza kamp yapma fikrini ortaya attık. Sınavlardan sonra kafamızın boşaldığı bir döneme girerken vazgeçtiklerimizin, ve hayal kırıklıklarımızın geride kalacağını ümit ederek, küçük çaplı bir kamp planı hazırladık. 



Yolculuğumuza, yakın ve kolay bir parkurda başlayarak ilerlediği kadar ilerlemesini dileyerek huzur dolduk. Daha 20li yaşlarımızdaydık ve hayatı oturduğumuz masadan izlemek yerine, sandalyeden popomuzu kaldırarak küçük bir adım attık. 

Bunun yanında gerçek mesleğimizin yanında bizi daha mutlu edecek, yedek "hobi mesleği" arayışına girerken. 2. Üniversite planına attık kendimizi. Ben yazılarımı daha evrensel bir hale getirebilmek için, daha çok yeraltı edebiyatına ilgim olduğundan şuan "Sosyoloji ve Felsefe" arasında gidip geliyorum. Sonuçta psikolojik bilinçsel bir deneyim her açıdan insanı geliştirebilir. 

Aylar sonra ilk defa anlaşılmak için karşımda duran canımın içi olan insana, yaşadığım dinginlik döneminin bana kattığı deneyimlerle yardımcı olabildiğimi hissettim. Kendimi artık daha iyi tanımaya başladığımı, her kelimem de yeniden keşfettim. 

Sevdiğim insana inanmaktan vazgeçmiş olsam da bu süreçte, aslında sevgimde bir azalma hissedememek beni paramparça etmeye devam ediyordu. Çünkü vazgeçmemin tek sebebi, bensiz daha mutlu olabildiğini görmekti ve buna daha fazla müdahale edemezdim. Bende kendi yoluma ve inandığım her şey adına yeniden mutlu olmak için sonuna kadar çabalamalıydım. 

Son 3 gündür sessizliğimi korumaya devam ediyorum ve edeceğime de inanıyorum. Yakınımda olan birtaneciklerim sessizliğimin içinde boğulup gitmemden endişe etse de. Bir düşer bin kalkarım diyorum...

Belki eğitim hayatımda başarılı bir insan olamayacağım, kendimi idare edebilecek kadar yol alacağım ama inanıyorum ki başarılı olan herkesten bin kat daha donanımla geçeceğim bu hayat yolundan. Bilim olduğu kadar sanatta olacak her zaman yüreğimde ve kendimi geliştirmekten asla vazgeçmeyeceğim. Çok sevdiğim bir ablamın da dediği gibi "Hayallerimi insanlara değil, artık olaylara bağlayacağım ki gülüşler beni terk ettiğinde şimdi olduğum gibi bir daha asla düşmeyeyim."



Şimdi sizde önünüze bir defter açın ve en başa "Ben Kimim" diye yazın, aylar hatta yıllar sürsün yine de, yaptıklarınızı, yapacaklarınızı, kırıklarınızı, mutluluklarınızı; kısacası kendinizle doldurun tüm sayfaları. Hayatta bir şeyler için çabalamaktan asla korkmayın, çabanızın karşılığını alamadığınız zamanlarda hayattan koptuğunuzu hissederseniz, işte o zaman da acı çekmekten asla korkmayın. Çünkü sizi en iyi anlayan yine kendinizsiniz ve kendinizi dinlemekten asla vazgeçmeyin...
"Sınıfımızın matrak grubu; Salvo, ben, İrem, Sena ve Nesli Türk-Alman kitapevinin medar-ı iftiharlarıyız."

Almanya maceramıza, Türkiye'den başladık bir kaç hafta önce hep beraber. Ne kadar hızlı o kadar yakın, gidişimiz bekler bizleri.

Şu aralar düşündüğüm tek şey, Şefika'yı Almanya'ya nasıl götürecek olmam. Ne onla ne de onsuz yapamayışım çoğu kez. Çünkü o benim birtanecik kızım ve ben onsuz uzaklarda kalmaya dayanamam. Belki Nesli evlenmezse, hep birlikte eve çıkarız Münih'te ve şefikacığım da bizimle ömür boyu mutlu yaşar.

Lisans tamamlamak için başvurmak istediğim 2,3 okul varken. Okulda bırakmak istemediğim canım hocama yine de danışmadan yapamayacağım sanırım. Bakalım o bu olaya onay verecek mi? Tabi birde şu lanet sınavda kurumu yüksek geçmem gerektiği gerçeği. Aynı zamanda tercümanlık yapabilmek içinde, sınava gireceğim ki almanca yazışmaları yapabileyim.

Şimdi ise Taksim'in renkli insanlarına gelelim. Binlerce kültürün bir arada olduğu küçük bir ülke sanki. Bende anılarımın üzerine perde çekebilmek adına yeni bir yol denemeye başlıyorum. Gittiğimiz, gördüğümüz, heyecanlandığımız, üzüldüğümüz ve nefret ettiğimiz ne kadar yer varsa tek tek gidiyorum. Nerede ne yaşanmışsa bir fotoğraf karesi yakalıyorum. Birlikte geçen zamanlarımız makinemde birikince hepsini bastıracağım, arkalarına nerede ne yaşadıysak bir bir not alacağım. Her bir karede onu son bir kez daha seveceğim ve birer birer yırtacağım bütün anıları. Gerçi bunu yapacağımı söylediğim bir iki kişi de "Bunları yapacak kadar bile severken nasıl sileceksin, sevme bu kadar" dese de, daha ne kadar acır ki can.

Denemekten zarar gelmez ve bir gün belki bütün siyahlar beyaza çalar hayatı. Işık çarpar üzerine ve tüm renklerim yeniden etrafa saçılır...

2 yıl önce bugün canımdan çok sevdiğim, yıllarca annem ile babamı göremezken her anımda yanımda olan insanı kaybettim. Son günlerini baş ucunda geçirememişliğin getirdiği burukluğu yaşarım hala. Oysa o, ben ne zaman hasta olsam yanımda olamasa bile telefon ile arar iyi olduğumu bilmek isterdi.

Aramadığım zaman küserdi, ama anlık kırgınlıkları görür görmez beni yüzünde güller açardı. Arada bilmediğimi unutur ve Çerkesce bir şeyler mırıldanır, anlamam için bir iki saniye susar beklerdi. Bende inatmış gibi, kızdıklarında duymayayım diye öğrenmemek için elimden geleni yapardım.

Her gün sabahın 5 inde uyanır sırtımda kocaman çanta, yarı uykulu gözlerle giderdim yanına. Uyanır uyanmaz anneanneme "Sucuk pişir benim kızıma" diye bağırırdı yataktan. Kendisi de çok severdi ama yine kıyamaz en çok bana verirdi. Her gün okula götürürdü beni ve ben her çıkışta, utanarak altıma yaptığımı gizlemeye çalışırken; her şeyin farkında olduğundan bir haber yürürdüm yolda.

Babam hasta olduğu zamanlarda, aylarca yanlarında kaldığım günlerden birinde. Arka balkona çıkmış karanlıkta oturup annemin gelmesini beklerken yanıma gelip "Ne yapıyorsun sen burada" demişti. Annemi beklediğimi söylediğimde uykum gelene kadar balkonda benle oturup beklemiş bir yandan bulmaca çözmüştü.

Üzgün olduğum zamanlarda ıslık çalan bir sesle, "devirme o gözlerini öyle psejeji seni" derdi. Ah güzel adam, babamdan öte, canımın içi, beni bugünlere getiren insan bugün seni daha da çok özledim. Umarım mutlusundur, iyisindir.

Ve bu yazımı okuyorsan canım dedem, bu gece lütfen rüyama gel sana anlatacağım çok şey var...

"Dolambaçlı, rüzgarlı çalılıkların ardında
Yeşilliklerde yuvarlanır düşerdik.
Bir huysuzluğun vardı, benim kıskançlığım gibi
Fazla sıcak, fazla doyumsuz.
Beni nasıl terk edebildin?
Sana sahip olmaya ihtiyacım olduğunda

Senden nefret ettim, ama seni sevdim de 

Gecede kötü rüyalar 
Kavgayı kaybedeceğimi söylediler 
Uğultulu tepelerimi ardımda bırakıp 

Oh bu kararıyor, yalnızlaşıyor 
Senin diğer tarafında 
Çok özledim, yerimi buldum 
Sensiz düşüyorum 
Aşka geri döndüm, zalim Heathcliff 
Benim tek rüyam, tek sahibim 

... "


Saçma sapan çevirilerin en güzeli, şu aralar dinlediğim tek şarkı.

Birini silmeniz gerektiğinde ruhunuz kanaya kanaya yapacaksınız. Tek bir kelimenize bile değer vermeyen bir insanı nasıl hayatınızda tutmaya devam edebilirsiniz ki. Terk edilmeyi hak ettiyseniz hak etmişsinizdir ve buna isyan etmeye de yüzünüz olamaz. Zaten biri gitmişse sizden, sizi yeterince tanımamış ve yeterince sevmemiştir. Gerçekte şudur; kimse sizi kendinden daha çok sevememiştir ve önemli olanda insanın önce kendini sevmesidir ki karşısındaki insanı sevebilsin.

Hayatınıza giren ve çıkan her kişi de ayrı ayrı özeldir aslında. Hepsi size apayrı bir acı ve apayrı ders verir. Acı çekmek bir kaçış değil, düşlerine inanmaktır, böylece gerçekleşmeyen her düş acıyla yeni bir umut getirir. 



Mesela yağmurlu havaları sevmez bir çok insan, ben ise yağmuru ve sisli havaları daha olumlu bulurum. Çünkü siyahın zıttı her zaman beyazdır. 

Teoman'ın da dediği gibi;

"Aynaya bakmam 
Kendimi bilmem 
Hayat acıtınca 
Dünyayı sevmem 
Ne yazık ki tek tabanca 
Serseri doğdum 
Serseri öleceğim..."

Her zaman kapıları kapar ardımıza bakar üzülürüz. Sonuna kadar üzülmek önemlidir, dibinde kalacak bir damla bile bulamayacağınız noktaya kadar. 

Sadece kendinizi sevince, onu daha çok sevecek olmanızdan asla korkmayın. Bırakın bu gerçeği sadece siz bilin uzaktan da olsa sevmek, insanı asla pişman etmez...

Ve son olarak;

"sarhoş olsak ya, 
kimiz unutsak ya,bulut olup iç içe 
bardaktan boşalsak ya sarhoş olsak ya 
tek vücut olsak ya 
yüksek doz aşk alıp burda mutlu ölsek ya 
yıllar önceydi, 
çok da güzeldi şimdi düşününce 
benimsin demiştim 
ben de senin 
renkli rüyalar otelinde 

kapıları çalmıştım 
cevapsız savrulmaya 
hiç atmayan kalpleriyle insanlara 
ama sen farklısın 
dedim,dedin ki sense 
'dikkat et sadığımdır sadece 
KENDİME!' "

Karınca ezilse ağlamaya başlıyorum ve ne zaman çiçek açsa dünyalar benim oluyor. Dünya'yı bu kadar görmemeli belki de. Bu kadar kırılgan düşünmemeli. Oysa ki ben buyum, kendim olmayı seven ve yürürken farkında olmadan saçları yay gibi zıplayıp duran kız. Sonra soruyorum kendime, evren beni neden böyle yarattı. Ben böyle olmaktan kaçmak istemiyorum ancak yüreğime su serpecek bir cevapta bulamıyorum baştan sona. Sonra yardıma ihtiyacı olan ve hayata dört elle tutunan insanlar gelince gözümün önüne, kendime kızıyorum sadece. Ama napalım bu dünya da doğmuşum bende ve benimde içimde kendime ait bir dünyam var sevdiklerimle süslü.

Her annenin çocuğuna dediği gibi benimki de bana "Sen farklısın, özelsin" diyerek büyüttü beni. Çocukluğumdan beridir hep yardım etmek istedim dünyaya çoğu zaman ellerim yetmedi, kendi dünyama kaçtım. Ne zaman acı çeksem yazılara sığındım. En büyük hayalim de doktor olabilmekti bu hayatta; düşünsenize bir insanın gelip sizden yardım istemesi ve onu hayata bağlayacak sağlığı verebilmek. Tabi her şey sağlık derken, insanı hayata bağlayan tek şey olmadığını da unutmamak lazım. Sohbet etmek, az ama öz dostluklar kurmak mesela. Bir insanın hayatını iyi yönde değiştirebilmek, ne kadar da özel. Ne yazık ki hayatına güzellikler katamadığım için kaybettiğim birileri de var. Fazlaca yorgun düşürdüğüm, kendi dünyama çekip mutlu etmek istediğim ama yanlış olduğunu göremediğim. Ne yazık...

Bu yüzdendir yaralanışlarım, unutamayışlarım. Yaşanacak onca güzel şey varken, bir çırpıda mahvedişlerim. Genelde anlayanlar beni giderler benden, mesela yıllar önce daha 5, 6 yaşlarında bir çocukken her gün saatlerce konuştuğum köpeğim Jessy gibi, her zaman dinlerdi beni ve ne zaman hasta olsa geceleri gözlerime uykular haram olurdu. Sonra ayıcığım Pıtırcık Osman gibi köşede kokusu sinmiş dururken anıların canımı yakmasından korkarken bakan ve kayıp giden ruhu gibi. İçimde yaşatmaktan asla sıkılmadığım ancak, kalbimi uzaklara bir köşeye bırakırken giden çocuk ruhum gibi. Aslında küçük bir detay belki de ama benim dünyamı kocaman bir mutluluk çemberine alabilen birileri.

Ancak dünya benden hep başka biri olmamı bekledi. Acılarla kalınlaşan duvarlarımın içinde kaybolmamı bekledi. Evet şuan fazlasıyla kayboldum belki ama ne kadar acısa da gülümseyi unutmadım hayata. Kim olursa olsun, insanları çok severim ama çoğu zaman anlayamazlar beni. Zaten anlayanlar da benden uzakta şimdi. Tüm kayboluşumun tek sebebi.

Ne zaman sussam, kaybetmekten ve incitmekten korktuğum içindi aslında. Sonra binlerce kelimeye sığındı yüreğim, binlerce kağıt. Şimdi buradayım, aslında herkesin düşündüğünden daha güçlüyüm hayata karşı. Sadece aldırış etmekten çekiniyorum, belli etmekten.

Ruh güzeldir mesela, ruhunu beslemeyi seven insanları arar gözlerim. Aslında insanlar çirkin menfaatleri altında güzel bir ruh saklar. Bazıları gücünden olacağını düşündükçe gizlemeye iter kendini. Dünyada belki böyle insanlar daha çok kazanır. Ancak biz acı çekmeyi bilenler, mutluluğun derin anlamlarını daha gerçek kılarız.

Benim gerçeğim de her zaman düşlerimdi ve hayat bir şekilde son bulacaksa, lütfen bu sefer benden daha da uzaklaş ve o gün sakın ağlama.

Ve yaşamaktan asla vazgeçmeyeceğiz,
"Ah, sevilmiş olduğunu bilmenin o ilahi mutluluğu her acıyı nasıl da tatlı kılıyordu!"
Ne zaman uçurumun kenarında yürüdüğünü düşünürseniz, o zaman sevdiğinize koşun sizden ne kadar uzak olursa olsun. Hiç bir şey söylemeden sadece gözlerinin içine bakın 1 sn bile olsa.

İşte bana da umudu veren tek şey gözlerindeki ışığı görebilmek. Kimseye anlatamadığım bir çok şeyi o 1 sn içinde, sana belki de defalarca anlatabiliyor olmak.

Aylardır unuttuğum heyecan duygusunu sığdırabildiğim tek anımsın şuan ve ben buna kapılmaya bayılıyorum. Ne kadar inanmayacak olsan da içimde bir şeyleri değiştirebilecek gücü bulabilmiş ve bulmaya devam edebilecek bir insanım. Biliyorum herkes bu söylediğime güler belki de ama mutsuz olmamın güçsüz olduğum anlamına gelmeyeceğini de bir tek sevdiğim bilir.

Aylar önce çok sevdiğim bir abim "Ondan önce de bir hayatın vardı ondan sonra da neden olmasın. Ama olmuyor değil mi ben senin içini gördüm. Ancak sakın unutma ki giden değil her zaman sevmeye devam eden büyüktür." demişti.

Sadece benim gördüklerimi bazen insanlar göremeyince üzülüyorum. Belki de gerçekten inatçıyım ve sevmediğine inanmamaya da devam edeceğim.

Sevgi var olduğu sürece umutta var olmaya devam edecek. Bunu da en son dinlediğim bir dedenin ağzından hüzünle yazarak kanıtlayacağım.

"Şerife'yi çok severdim çocuklar, ağacın toprağa bağlandığı gibi, kuşların gökyüzüne duyduğu heyecan gibi. O da beni çok severdi benden öte. Zamanında pişmanlık duymadan gittim ben ondan başka yerlere. Her gün çokça özledim, geri dönüp bir kere bile bakamadım. Çokça korktum, mutlu edememekten vesselam. Ben mutsuzken onu mutlu edememekten ve kaçtım ondan uzaklara. Yıllar sonra şans eseri gördüm yeniden aşkımı, ilk gördüğümden daha çok yakmıştı içimi. Acaba evlenmiş miydi çocukları olmuş muydu diye sayıkladım defalarca içimden. Yanına gidip bir merhaba bile diyemedim. Çok sevmiştim çocuklar çok. Benim gibi çulsuz adamı ne yapacaktı sonuçta korkmuştum. Bir kaç ay sonra yeniden gördüm ay yüzlümü önümde duruyordu. Cesaret edip konuştum. Benden sonra evlenmemişti, kimseyi sevmemişti. Mutlu mu olmalıydım o an yoksa kendime lanet mi etmeliydim hayatını mahvettiğim için bilemedim. Konuştuk, değiştim onun için. Kendim oldum ancak fazlaca doğru yolu bulmaya ittik kendimizi. Eksiklerimizi, yanlışlarımızı ve doğrularımızı beraber doldurduk. Evlendik biz çocuklar, bütün yanlışlara rağmen doğru yolu beraber bularak evlendik. Çok mutluyduk 3 yıl geçmişti üzerinden, çocuğumuz olmadı bir türlü. Şerife çok üzülüyordu, bense onu yeniden kaybetmekten korktuğum için her şeyi yapıyordum mutlu olalım diye. Fazlaca içine kapandı, 1 yıl sonra kanser olduğunu öğrendik dünyam başıma yıkılmıştı çocuklar. İyileşmesi için elimizde olanı olmayanı döktük ortaya. Her sabah aynı aşkla bakıyordu bana yine de iyileşeceğim diyordu. Bundan yaklaşık 6 ay sonra "Gitmene ben neden olduğum için zamanında özür dilerim sevgilim. Doya doya geçiremediğimiz yıllar için özür dilerim." dedi ve onu kaybettim o gün. Hata aslında kimsede değildi bu dünya da hatayı kalplerimiz yaratıyordu ve bunu çözebilmek için uğraşmıyorduk. Kilitlendiği noktada, zamanında benim de yaptığım gibi kaçıyorduk. Ben şuan 68 yaşındayım çocuklar ve sevdiklerinizi her gün sanki son gününüzmüş gibi sevmeyi asla unutmayın. 30 yıl bu acı hiç geçmiyor "ya onu yeniden göremeseydim" diyerek."

Umut ne olursa olsun vardı böylesine kaybetmeden önce...

Hurharca ve yeniden Harry Potter okumaya başlamışken, kendimi çok farklı bir dünyada buldum seninle. Canımı acıtan tek bir nokta vardı ki giriş sayfasında
"En sevdiğim insandan; en sevdiğim seriye. Sevgimiz Harry Potter kadar güçlü ve sonsuz olsun" yazan not oldu.


Her zaman olduğu gibi ben astronomi kulesinde eşsiz Hogwarts manzarası izlerken, senin beni çapulcu haritasından bulup yanıma gelirken ki yaşayacağım heyecanı hayal ederdim. Belki de bazı geceler kaçıp, yasak ormana gideceğimiz gerçeği. Ve bunun üstüne tabi ki birer Griffindorlu olacağımız açıktı. Sonra yeni yıla girerken sen arkadaşlarınla sihirli satranç oynarken bende bir sürü tatlının olduğu masanın başında olacaktım.

Sen animagus gibi şekil değiştirebilecektin ve tabi ki ikimizin patronusu da "Geyik" olacaktı. Gerçi benim patronusum gerçekten bir geyik ve beni sonsuza dek korumaya devam edecek.


Birde 6. senemize geldiğimiz de Hogsmeade'ye gidip Üç Süpürge'de birer kaymak birası içecektik. Hatta kafamız güzel olduğunda arkadaşlarımızı toplayıp "Bağıran Barakaya" girmeye cesaret edecektik.

Hagrid'in evinin yanında duran Hipogrif yani "şahgaga"ya binip karagöl üzerinde rüzgar saçlarımızı yalayıp geçerken özgürce bağıracaktık.

Quidditch'in en iyi 3 kovalayıcısından biri sen olacaktın. Ama ben kesinlikle arayıcı olacaktım. Tabi ki kariyerimiz spor üzerinden değil, bilimsel daha doğrusu büyüsel araştırmalar üzerine olacaktı. Sen mesela bitki bilimi üzerine giderdin ama çok iyi de seherbaz olurdun. Bense SBD'leri geçmek için deli gibi bütün okulu umutsuzca koşturur. Hatta çoğu zaman derslerden kaçarak, kelid aynasının bulunduğu odada senle birlikte olduğum zamanlara bakarak hayaller kurardım.


Zaten hepsi hayal, tek eksiği sana yeniden yeniden ve yeniden anlatıp birlikte yaşayamamakta. Seni bu kadar kırıp mahvedecek, kendimden bu kadar uzaklaştırmaya itecek ne yaptıysam lütfen beni affet, seni seviyorum ve teşekkürler...

Bugün baş ağrılarımın arttığı bir sabaha uyandım. Erken kalkıp psikologa gideceğim saati iple çekmeye başlamışken, büyük bir zaman boşluğunun içinde buldum kendimi. Başım ağırlaşmaya devam ederken, dün gece ne yaptığımı bile hatırlamaz bir şekilde bilinçsizce oturmaya devam ettim. Saniyeler dakikaları kovalamaya devam ederken çoktan randevu saatim geldiği halde telefon bir kez bile çalmayınca afalladım. Panikle kliniği aradım ve aslında randevumun olmadığı gerçeğini öğrendim. Zaman karmaşası beni içine çekmeye devam ediyordu ve bu süreçte bütün bir hafta neler yaptığımı düşünmeye çalıştım. Aklıma hiç bir şey gelmiyordu, bu unutkanlığın bir nedeni olmalıydı.

Ağrı kesicilerden nefret ettiğim halde bugün belki de, 5 6 tane içmiştim. Başımın ağırlığı bir türlü geçmiyordu. Oturduğum yerden bir kere bile kalkamadım, ders çalışmam hatta araştırmalarım için kitap okumam gerekiyordu. Kendimi toplamam için attığım adım da her şey birden tepe taklak olmuştu. Baskılar artmaya devam ediyordu ve saat başı çalan telefonum artık kullanılmaktan yorgun düşmüştü. Neyse ki 4 aydır baş etmeye çalıştığım mide bulantılarım bugün yakamı bırakmayı kabul etmişti. Ancak aklıma okulda insanların bana sorduğu ve anlattığı şeyler geldikçe, göğüs kafesim dayanılmaz bir acıyla kasılmaya devam ediyordu.

Neredeyse sabah 10dan akşam saat 7ye kadar koltuğun tek bir köşesinde televizyonu bile açmadan oturmayı başarmıştım. Bedenim ölmek için yalvarırken içimde baskılanan küçük kız bunu reddediyordu. Her düşünce yeniden en başa dönmüşcesine acı veriyordu. Zaten en büyük mutsuzluk da, umutsuzluğa düştüğüm halde bu acıyı veren kişisinin yanına kaçıp gidemememdi. Çünkü onun düşünceleri şuan benden çok çok çok çok uzaklardaydı eminim ki. Sonra telefonumu kapattım, kimseyle konuşmak bunu sonlandırmadı, sonlandıramazdı zaten.

Artık duygusal acım kendi isteğimin dışında fiziksel acıya dönüşmeye başlamıştı. En koruyucu terapim olan, görsel hafızamı kaplayan güzel olduğu halde acı veren, anılarıma ve tüm travmalarıma perde çekmeye çalışırken tüm hayatın üzerine siyah perde çekmiş olduğumu gözden kaçırmıştım. Tüm vücudum inanılmaz bir adrenalin ile doldu o anda. Beynimde konuşan düşmanıma direnmeye başlamıştım bile. Ben direndikçe, ağırlaşmaya devam ederek gözlerimi açamayacak hale getirdi.

Saatler sonra kapının açılmasıyla, kendime gelerek havanın kararmış olduğunu fark ettim. Kendimi yeniden sessizliğe iterek, kendim için yazmaya başladığım romanımın başına geçtim.

Eskiden yanında sessizken bile huzur bulduğum insan artık yoktu ve tek kaçışım, anılarımın yarattığı dünyayı kelimelerle süslerken gözlerimde filmini çekmek kaldı...