Aylardır ağlamamıştım, dökememiştim tek bir göz yaşı. Gerçi ne fayda şimdi zorlasam yine iki üç damla ancak akacaktı avuçlarıma...

Dünya'dan nefret edecektim. Senden...

Kocaman bir kalabalığın içinde yine yeniden yapayalnız kalmıştım. Nefret ediyordum yarım kalan her şeyden, gelecek çatlatan puanlardan, senden ve kendimden.

Evvela kendi ruhumun yarısı beni terk etmişti, simsiyah bir beden; sisler ve leş gibi kokan sokaklar sarmıştı dört yanımı. Labirent gibi, yine kayboldum. Bu kayboluşlardan da oldukça nefret ediyordum. Çünkü ne zaman kaybetsem kendimi, sesini duyabilmeyi bekliyorum.

Umutsuzca ama her şeyi aldılar benden 9'dum 1 kaldım. Neşem, içimdeki küçük kız, umutlarım ve hayallerim...

Neyse zaten ben anlatsam da bu hikayeyi durmadan, karşımdakilerin anlamak istediği kadar vardım ve gerisi sadece silik duvarlardı.

Ne zaman mutsuz olsam "Jealous of the birds" dinlerdim. Benden giden kalbi başka ellere bırakmaktan başka şansım yokmuş gibi.

Gidiyorum...


Linkinpark konserine gidilebilecek tek ülkenin konser zamanı, bütünlemelerime denk gelmesi üzerine;

Koskoca bir mazi...

Shadow of the day eşliğinde videoya çekildiğim 2007 senesi, şarkının ilk çıkış tarihi ve benim 1 saat içinde dandik müzik çalarıma ses kaydını alıp ezberlediğim o nadide şarkı.

Bir çok insan tarafından dalga konusu olmasına karşı, ergenliğimin "Top noktası" olan linkinpark'lı e-mail alma maceram Chester Bennington ve LP için açtığım web sitesi ile devam etmişti.

Oysa ki bu yaz arkadaşımın yanına Almanya'ya gitmeyi düşünürken konserin bu kadar erken olması sorunsalı ile karşılaşmam. Şimdi Münih Teknik Üniversitesine geçiş yapmadığım için ağlayabilirim.

Öhöm neyse; gel gelelim Linkinpark'ın yeni albümünün de artık tam bir pop çakması olması hayal kırıklığı, fanlarını derinden üzmüş olmalı. In The End, Crawling ve Breaking The Habbits gibi şaheserler ortaya koyan bu adamların, günümüz şartlarınca popüler kültürün tuzağına düşmesi keskin bir bıçak sapladı hayallerimize.

Ben ki 11 yaşında insanların önünde utana kızara, hayranlığım uğruna ince cik cik sesimle Shadow of the day söylemeyi görev edinen insan. Ömrümü Linkinpark'ı yeniden Türkiye'de göremeden tamamlayacağım korkusuyla yüzleşiyorum.

Bari bir iyilik yapın ve İrlanda'ya gidin, ben de kuzenimi görmeye gidiyorum hesabına konserinize aylar öncesinden bilet almış olayım. Ve yalvarıyorum, en kıyak albümlerinizi repertuvarınıza koyun !

Wuthering Heights esintisi ile Emily Bronte anarak ortaya çıkan kısa bir tıngırtı..

Tanrım yine bir kavga ve yine tatsız bir sessizlik. Sanki sesini yükseltince istediklerini yapacağımı sanıyor. Ne kadar da safça! Birde düzelmeyeceğini bile bile hastalıklı yaşantısını düzeltmeye çalışması…  Olmuyor ve bu iyice kendine olan güvenini kaybetmesine neden olur. 

Joseph, tatlı Joseph! Neden bunu kendine yapıyor, bir türlü anlamıyorum. Omzumdaki bütün sorumluluklar yetmezmiş gibi bir de onun kendi ruhunu param parça etmesi…

Gün geçtikçe kavgalarımız şiddetleniyor ve Joseph’ın hiç de yardımı olmuyor. Hastalığının ilerlediğini bilmek ne kadar ağır geliyor. Hele onu kaybetme düşüncesi… 

Keşke onun eski sağlıklı, mutlu günlerine geri dönebilsek. Ama gerçekleşmeyecek hayaller kurmak zaman kaybından başka bir şey değil.
İçeriden sesler geliyor:

-“HAYIR!”

 Galiba yine acılar içinde ve eti derisinden ayrılırcasına bağırıyor. Acılarının dinmesine yardım edememek beni kahrediyor.

-“Joseph! Joseph, şşşt tamam geçti. Ben artık yanındayım.”

-“HAYIR! Geçmiyor. Şu lanet ağrılar geçmiyor  Anna. Tanrım neden ben? Neden?”

-“Lütfen Joseph lütfen kendine acıma. Lütfen”

Orada birbirimize sarılı ne kadar kaldık hiç bilmiyorum. Sanki öyle ağlamak ikimize de o an iyi geldi. Ama kim bilir belki de bir veda kadar yakındı bedenlerimiz?

Joseph, gençken ne kadar da utangaçtı. İlk çiçek verdiğinde sanki düşüp bayılacaktı. Aslında bu çok hoşuma giderdi. Eski duygular artık çok uzak. 

Keşke… 

Artık keşkeleri düşünmeyeceğim. Bu acıdan başka bir şey vermiyor çünkü. Joseph ölüyor tek gerçek bu. Diğerleri yanında sönük bir hayal sadece.
Kapı çalıyor.Galiba gelen Joseph’ın doktoru. Zavallı Joseph uyuya kalmış. 

Ama neden Joseph bu kadar soğuk? Neden hareket etmiyor?  Yoksa… Hayır bu çok saçma. Daha dün gece kavga ediyorduk. Şimdi olmaz. Tanrım olmaz, lütfen olmaz.


-“JOSEPH!”


Boynumdaki kolye, kulağımdaki küpeler anahtarlığımda ki maymun ve kitaplığımdaki Sait Faik. O gün hepsini bir çantaya koyup bir köşeye atmıştım...

Unutmuşum.

Buldum, içimde bir alev parladı gözlerime düştü acısı. Kalbimi yaralamıştı yeniden.

Her yerde biten sigaramı aradım, kutuda kalan 1 yıllık tütündü sardım. Eskisi gibi camdan uzattım kafamı, bir duman; iki duman. O da bitti...

Hayatın bana sunduğu tüm sorular klasikti, aldım elime kalemi teker teker çözdüm. F=m.a gibi de değildi, satırlarca yazdım. 21 senenin formülünü çıkardım en baştan. Sağlamasını yaptım, basamaklar da çokça hata vardı.

Bisiklet aldım, çocuklar gibi heyecanla gelmesini bekledim. O da gelmedi...

Kocaman bir yıl atlattım, geriye dönüp bakamadım. Ne Amerika'ya ne de Almanya'ya gidemedim. Görmemek güzeldi, ancak görememek dayanılmaz olurdu.

Çantayı yeniden bir kenara attım, Şefika sahiplendi. Sarılıp uyuduk...
Bugün çocukluğumla sohbet ediyorum. Kafam daha önce hiç olmadığı kadar güzel olsun diye yalvarışlar içindeyim. Tüm hayatımı bir anda unutuvermek istiyorum. Beni sevmemesine değil; beni asla sevmeyecek kalplerin arasına attığı için kızıyorum öncelikle ruhuma.

Tırnakları etlerine çekilmiş ellerin acımasızlığı...

Üşüyorum, hala üşüyorum.

Uzaktayız ve ben korkuyorum.

Bedenimi bırakıp, özgürce uçmak istiyorum. Milyonlarca yıl dolanmak dünyayı. Sevenleri kavuşturabilmek mesela...

Acı çekenlere yardım eli uzatabilmek. Yeniden kimseyi böylesine sevmemek istiyorum.

Kalbim özlüyor, zihnim yaratıyor ve ben kaçıyorum. Yeniden doğsam, onu bir daha tanımamak istiyorum. Baharı içime çekerken, sürüklenmek.

Çok çok uzaklarda doğmak istiyorum yeniden. Gideceğim yere bir adım, doğdum yere bin adım.

Küsuratları bozdurmak istiyorum, kalanı dağıtmak. Başka insanların yalanlarına inanıyor gibi yapmadan.


Bu sabah patlak bir dudakla uyandım, rüyamda yediğim yumruğun etkisi yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı.

Yaklaşık 1 yıldır her sabah uyandığımda, televizyonu açmadan ve kahvemi yudumlarken kendi sessizliğimi dinliyorum. Evde yalnız olmayı seviyorum, düşüncelerimle baş başa kalmayı. Kimseyi memnun etmek zorunda değilim bir kere, ne yaşıyorsam kendi içimde yaşıyorum işte. Telefonu bir kenara koyuyorum sessizde o da. Yoksa her çalışında açsam sadece kendimden kaçacağımı biliyorum. Ancak bu sabah annemin ısrarlı arayışına cevap vererek, atamadığım tüm gözyaşlarını uzaklaştırdım gözlerimden.

"Biliyorum zor olduğunu. Seni en çokta ben anlıyorum."

"Kendi kendime baş ediyorum, en zor anımda bile ama en güzel umudumu kaybettim."

"Mutluluktan ağlarken beni aradığın zamanları daha çok özledim. Sen bu değilsin."

 Dün Zeki Demirkubuz'un bir yazısını okudum;

"Ben acıyla ilk defa o gün, orada tanıştım. Hayatımın hiç bir döneminde; o okulun bahçesindeki kadar derinden bir acı çektiğimi hatırlamıyorum."
"Acı çekmek ya da acı çekme arzusu taşımak kişilikle ilgilidir. Bir insan dünyanın en trajik şeylerini yaşar, ama tıpkı bir hayvan gibi hiç umursamaz, hiç acı çekmeyebilir. Başka biri kötü hiçbir şey yaşamamıştır, ama çok acı çekebilir... Bu bir kaderdir.; yani insanın elinde olan, yaşadıklarıyla ya da yaşamadıklarıyla oluşan bir durum değildir. Bir anlamda Tanrı vergisidir. "

Ne kadar da güzel özetlemiş hayatın gerçek yüzünü. Sonra Dostoyevski sözlüğünden insana bakarız;
"Evet, derin, gereğinden çok derin bir yaratıktır insan, ben olsam bu kadar derin yaratmazdım onu"
Ve de Veda;
"Seninle iyiden iyi tanışmak, kendimi sana tanıtmak istiyorum. Sonra da vedalaşmak... Bence insanların birbirlerini tanımaları için en iyi zaman, ayrılmalarına yakın zamandır." 
der Karamazov Kardeşler'i yazarken.

Ne acıdır evdeki, çevredeki her güzelliğin sana sevdiğin insanı hatırlatması. Birde insanlara kızmaya başlarsın...

"Başını omzuna güvenle yaslayabileceğin bir insan olduğuna şükretmek yerine bahaneler üretiyorsunuz"

Uzakta ama ortak rutinleri sürsün diye, zamanında limonlu çaya başlamıştı küçük kız, onsuz aldığı her yudum kalbine saplanıyordu sanki ve bundan da vazgeçmişti artık...

Elbet bunun içinde bir ilaç geliştirirler yakında, ya da anneniz her şeyi üstüne alır ve tüm belgelerinizi toplayarak sizden habersiz, hayatınızı bambaşka bir şehre taşır ondan uzak kalın diye, sanki yeterince uzak kalmamışız dercesine...


Hadi kabul edelim birbirimize aşık değiliz, olmamız da imkansız.

Hadi kabul edelim başka kızlarla konuşuyorsun, evine alıyorsun ve her şeyin farkında olduğum halde güzel sözlerine karşılık veriyorum.

Peki, küçük dürüstlüklerinin altında yatan kocaman yalanlar ?

"Çok güzelsin!" bir iltifat değil bunu anlamıyorsun...

Şişmiş bir özgüvenin arkasına saklanmış korkak bir çocuk. Artık gözlerim fazlasıyla berrak görüyor ve bu bana tam 1 yıla mal oldu.

Ben umursamıyorum... Mesela yazmıyorum, arıyorsun. Arıyorsun ve sözlerine inandığımı düşünüyorsun. Belki de doğru ?

Tamam ben de başkalarıyla konuşuyorum. Birbirimiz için fark yaratırken, çevremiz için aynılaşıyoruz.

Özel bir şey var, kabul ediyorum ama ben senin kahramanın olmayı kabul etmiyorum !


Kalbim ve ruhum büyük bir tezatlık içerisinde yeniden, bilekleri kesilmiş bir beden gibi sıkışmış bir halde. İstemsizce acı çekerken titremeye başlıyor. İçimden hiç gitmeyecek o acı yeniden zihnime oturdu.

Ne çiçeklerin açtığı, ne de güneşin tepede parladığı günleri görmek istiyorum. Karanlığın içinde kaybolmuşum ve çıkmamak için yeniden elimden geleni yapıyorum. Gelecekten uzanan ellerin de hepsi yalan, çıkar ve sadece seks. Freud yanlış olduğu kadar bazı insanlar için fazlasıyla doğru bir adam.

Kalbimin sessiz çığlığı yükselirken gecenin karanlığında, ellerim soğuk terler içinde üşümeye de devam ediyor. Ya bu kaybolmuşluğa kendim attım kendimi, ya da sevgisine inandığım insanlar tarafından itildim. Gerçi ilkinin doğru olduğunu savunacak olanlar olsa da, insan tek başına kendini karanlığa asla gömmez bunu gözden kaçırıyorlar.

Bende isterdim ruhumu öldürmüş olanların ismini kasetlere, canlı olan sesimle kaydedip hayattan vazgeçebilmeyi. Sadece vazgeçmenin kolay bir yol olduğuna karar verdiğimden, zor yolu seçip kaybettiğim neşemin peşine düşüyorum. İyileştiğini düşündüğüm ruhumun yeniden incinmesine neden olanın kim, ne ya da hangi zaman dilim olduğuna da bir kesinlik getirebilmiş değilim.

Beş para etmez ruhlarla çevrilmiş dünya da, kimsenin ne düşündüğünün de bir önemi kalmadı. Maskelerini kaldırdığın ruhların altından ne boklar çıkıyor, kendimiz de dahil olmak üzere, insanı delirtir cinsten.

Bom boş bir duvarsa hayat, çatlaklarıyla ve üzerindeki kalan anılarla devam etmeye çabalıyor insan. Acı da mutluluk da bir döngü bu hayatta, kuşların göçü gibi soğuktan sıcağa.

Önümde içi boş bir silah, elimde kalemim ve yarım kalan hayallerim. Kim derdi ki "kıvırcık" ruhunun karanlığına teslim olacak. Zıplaya zıplaya yürürken yay gibi hoplayan saçlarının ardında sakladığın neşe nerede?

"Bende bir aşk var onu yanlış kalbe bıraktım..."

Şimdi de heyecanla beklediğim yarınların bir an önce bitmesini dilemekten başka şansım yok. Bu sene hayata son bir şans veriyorum, yeniden geri dönebileceğim umuduyla ve beni sonsuzluktan vazgeçirebileği hayaliyle...

Nedeni hiç bir adam değildi, yenildim sadece kendime yenildim ve kalkamayacak kadar yorgun düştüğüm bir döneme girdim yeniden.

Aşk denen ruhsal kelimenin anlamını kaybettim. Dur ama hemen sevinme şuan sevdiğin birisi olduğu için. O da her şey gibi geçip gidecek, çünkü sorun karşımızdakiler de değil kendimizde. Biz kendimizi çözemiyoruz, kendimizi birinde bulmaya çalışmakta büyük bir aptallık oluyor haliyle.

Hayatına giren her yeni insan sana farklı bir heyecan verecek biliyorum. Hepsi belki de birbirinden daha değerli olacak. Benim içinde...

Sadece anlıyorum ki yalnızlıktan korkan ben değilmişim. Sırtımı döndüklerim ve beni hayatından çıkaran kimseler, benim için oldukları yerde kalabilirler. Bir şeyler kanıtlamak zorunda değilim. Hayata tek başıma geldim sonuçta, ben kazandım milyonların içindeki yarışı tek başıma kazandım.

Duyuyorum ki " Sen kaybetmedin!" diyorlar. İyi de kimse kaybetmedi bunu göremiyorlar. Hayatımın yazıldığı senaryoda güzel bir bölümdü ve bitti diyorum artık. "Üzülme!" diyorlar.

Zaten ben de niye üzüldüğümü bilemiyorum, ne değer yüklemiştim ki bu kadar beni yıpratacak. Hayaller kurdururken, nefret besletecek. Kendi kalbimle kendimce güzel sevdiğim insanları kaybetsem de, yenilerini de sevebilirim.

Sonsuz değer ve sevgi beslediğim 1 yılın ardından çıkan her söze karşılık, büyük bir nefret hissizliğe de ulaşacaktır.  Ne okuduğum bölümden ne de insanlardan hoşnut değilim artık ve kim ne söylerse söylesin, bunu bana gösterdikleri içinde hepsine binlerce teşekkür var kalbimde.

Bu sene sanırım Boğaziçini kazanıyorum ama gidemeyeceğim. 2 sene sonraya atıyorum bu hayali ve çalışırken okumanın heyecanını yaşayacağıma inanıyorum. 2 sene sonra Boğaziçi yeniden bekle beni iyi bir edebiyatçı olacağıma inanıyorum...
Uzun yıllar önce yazdığım; saçma, absürt ve 3 yıl boyunca gerçekleşmesini umduğum 300 sayfalık kitabımdan. Çocukluğumda kalan ve ne zaman yolda görsem beni gülümsetmeyi başaran mor tişörtlüye;

Sabah kalktığımda içimde hala aynı burukluğu hissediyordum. Acaba gerçekten bilinçli bir ayrılık mıydı diye düşünüyor ve olanlara anlam getiremiyordum. Ben bunları düşünürken birden telefonun çalmaya başladığını gördüm ve koşarak telefona açtım. Arayan tabi ki Fatma idi beni bu haldeyken nasıl unutabilirdi ki.. Oysa o kadar mutluydu ki Gökhan ile. Birbirlerini ayrılsalar bile asla unutmayacak bir güç ile seviyorlardı. Bu beni o kadar mutlu ediyordu ki içimdeki acıyı unutmama yetiyordu. 
Ben yine düşüncelere dalmışken telefonun öbür ucundan “ Alo Derin orada mısın?“ sesi yankılandı “Evet… Evet, buradayım” diyebildim ve susup Fatmayı dinlemeye başladım. "Bugün nasılsın ?" deyiverdi, oysa ki ben sadece onu dinlemek istemiştim konuşmak istemiyordum "Daha iyi" dedim. Sesimdeki isteksizliği koruyamamıştım bir türlü. "Ama sesin bana yalan söylediğini düşündürdü." dedi hafif bir neşe dalgası ile.“Gerçekten iyiyim aradığın için sağ ol." dedim. “ Seni merak ediyorum Derin tam 2 aydır dışarı çıkmıyorsun. Artık Gökhanlar bile merak etmeye başladılar. Yani sakıncası yoksa bugün sana gelebilir miyim?" dedi gerçekten sesinde derin bir hüzün vardı. “tabi ki çok mutlu olurum" dedim, zaten nasıl kırabilirdim onu en azından bu durumdayken.“Peki Ömer'e biraz yardım edip sana geliyorum o zaman.“ dedi. "Peki" diyerek kapattım telefonu. Aslında en iyi dostumu görmek bana iyi gelebilirdi en azından düşüncelerim ve anılarımla baş başa kalmaktansa yanımda birisinin olması gerçekten güzel olacaktı.


Biraz sonra kapı çaldı ve kapıya giderken neşeli olmaya çabalayacağım diye geçirdim içimden. Kapıyı açtım ve Fatma'nın bana sarılması ile kendime geldim "hoş geldin" dedim. Sesimdeki neşeyi fark etmemiştim."Beni görmek seni çok mutlu etti bakıyorum da" deyiverdi şakacı bir tavırla. Bense sadece kafa sallamıştım yinede gerçekten mutlu olduğumu hissedebiliyordum. “E nasıl gidiyor. Yani…" diyerek susuverdi birden. Benimse gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı bile “ Derin seni üzmek istemedim sadece… “ sözünü yarıda kestim; "Senin hatan değil sadece benim aptallığım" dedim derinden bir iç çekerek. "Bak senin için çok zor biliyorum ama kendini böle soyutlayamazsın hayata, unutma hiç bir şey bitmiş değil" dedi beni sakinleştirmeye çalışarak. “her şey benim… Benim hatam o veda O büyük vedayı ben yaptım asıl onu ben üzdüm… “ bir an sustum ve derin bir nefes alarak devam ettim "Onu asker olarak görmek canımı yakacaktı ya bu onu son görüşüm ise" birden hüngür hüngür ağlamaya başladım ve Fatma'ya sarılıp ağlamaya devam ettim. Fatma ise beni kolları ile sarmalamış sakinleşmemi bekliyordu. "Peki o nasıl? Onu çok özledim" dedim birden beni sakinleştirmeye çalışan kolların arasından.“O’da seni özledi “ dedi ve devam etti "Ayrılık onu da yıktı Derin'den başkası olamazdı. O benim için hep tekti ve öyle kalacak diyor" dedi umut dolu gözlerle.“Benim içinde" dedim."Bir yüzünü yıka da kendine gel lütfen" 
O anda kendimi haykırışları içinde debelenen bir zavallı gibi hissediyordum durmadan ağlayan küçük bir kızdım işte oysa ki hata sadece benimdi. 

Salona geri geldiğimde bana gülen gözlerle bakıyordu beni mutlu etmek için elinden geleni yapıyordu bense mutsuz olmak için her şeyi.
"Bugün seninle dolaşmaya çıkacağız" dedi."Teşekkürler siz gezin bugün pek havamda değilim" dedim aynada kendime bakarken. "Lütfen kırma bizi bak Gökhan’lar bile merak içindeler lütfen bir gün ışığına çık artık geç olmadan"  
"Peki ama sadece kırılmayın diye“ dedim sesimdeki hırçınlık yok olmuştu. "Tamam, sen yeter ki gel bizim ile “ dedi birden yerinden zıplayarak. "Şey …" dedim gerisini sormaya korkuyordum. " evet…" dedi Fatma merak içinde sorumu duymayı istiyordu.“ Şey… Cem gelmeyecek değil mi? “ dedim sesim fısıltı gibi çıkmıştı. O ise biran duraksadı ve "Sanırım hayır" dedi tepkimi kestirmeye çalışırken kollarını açıp bana sarıldı. "Sanırım diyorsan sanırım daha iyi olur" diye fısıldadım kulağına. Onaylarcasına kafasını salladı."Hadi gel sana giyecek güzel şeyler bulalım". 

Dışarı çıktığımızda güneş tenimizi hafif bir esintiyle okşuyordu ve birden dışarı en son çıktığım gün aklıma geldi; Ne kadar da güzeldi kapının önünde Cem beni bekliyordu güneşin altında o güzelim mavi gözleri parlıyordu ve ben sadece gözlerinin derinliği içinde kayboluyordum. 

Zaten yaptığım tek şey de buydu sanırım onun deniz mavisi gözlerindeki derinliklere dalmaktı. Gökhan’ın; "Vay aramızda kimleri görüyoruz" demesi ile kendime geldim. Gökhan her zaman ki Gökhan’dı işte rahat tavırları ile konuşuyordu ve her zaman ki gibi güneşin altında saçları daha da parlak bir sarı oluyordu sanki derken içimden, Sezen’in sesini duydum o  sesi nerde olsam tanırdım “ İşte  buradasın dostum aramızdasın"  
"Evet" dedim gülümsemeye çalışarak. "Gene sakinsin bakıyorum sesin sedan çıkmıyor meraktan öldük Fatmacığım da olmasa bilemeyeceğiz bir msn’den facebook’dan mesaj atar insan olmadı cepten"  Bunu söyleyen Deniz'di her zaman ki neşeli hali ile. "Gerçekten üzgünüm" diyebildim sadece kısık bir sesle. Gerçekten yaptığımdan dolayı üzgündüm Sezen beni böyle görünce "Dert etme Derin önemli değil sadece takılıyoruz biz sana". Herkesi çok özlemiştim sesleri yüzleri hareketleri sohbetleri her şeyi ancak canımı acıtan tek şey bu özlemin içindeki eksik parça işte o parça “CEM“  idi.

Yürürken denizden gelen dalga sesleri içimi aydınlatırcasına anıların içinde kaybolmama neden oluyordu. Gerçekten onu hala seviyordum onsuz yapamayacak kadar savunmasız ve yitik bir durumdaydım. Koluma giren Sezen’i görünce düşüncelerden sıyrılıp gerçek hayata geri döndüm artık gerçekten bu durumdan sıkılmıştım çünkü düşüncelere dalarak çevremdekileri rahatsız ediyordum."Düşüncelerinle dolanırken düşeceksin diye korkuyorum" dedi hafif bir gülümseme ile bu söze karşılık veremedim yinede gülümsemeye çalıştım. O an önümüzde Fatma ile Gökhan’ın ne kadar mutlu olduklarını gördüm el ele tutuşmuş konuşuyorlardı. Deniz ise Gökhan’ı sinirlendirmek için Fatma’nın boştaki koluna girmiş kahkahalarla gülüyordu. Sezen’in ise elimden tutup beni kayalıklara doğru çektiğini fark ettim, yavaşça kayalardan birinin üzerine oturdu ve beni de yavaşça yanına çekti. "Onu mu düşünüyorsun?"dedi birden, ben ise gözüme denizde oluşan dalgalara dikmiş onu düşünmemek için çaba harcıyordum “Evet…”  dedim sessiz bir şekilde "O da seni.." dedi gözleri parlıyordu. "Onu üzmek istemezdim yani onu gerçekten hala seviyorum beni anlıyor musun Sezen?" diyiverdim bilinçsizce ve birden ağlamaya başladım. Sezen ise kolunu omzuma sardı ve devam etti "Evet biliyorum bunu o da biliyor" dedi. Gerçekten konuşacak gücüm yoktu ama o anda büyük bir güçlükle "Gerçekten tam bir aptalım yani durmadan ağlıyorum her an düşüncelere dalıyorum. Çevreme rahatsızlık vermek değil de nedir bu söyler misin?" dedim daha da kötü olmuştum. Sezen ise halinden mutlu gibiydi ne de olsa artık hayata dönmüş bir hastaydım."Bizi rahatsız etmek mi?" dedi küçük bir kahkaha atarak ve devam etti "Rahatsız etmek değil de endişelendirmek diyelim" dedi. Ben ise birden "Başlangıçlar" dedim 
"Efendim" demek ile yetindi. "Başlangıçlar sizinle olanlar" dedim birden mutlu olmuştum. Sezen de başını sallayarak gülümsedi ve eve doğru yol almaya başladık.


Bu hüzünler ve ayrılıklar olmasaydı, sanat iki dudağın arasına nasıl yerleşirdi bilemiyorum.

Sigaranın dumanı ardında sislenen odanın içinde hasretle yanan kalpler ve yarım kalmış hayaller, nasıl kelimelere dökülürdü. İnsan bu insan, her zaman en çok değer verdiklerini kaybetmek zorundaymış gibi yaşar sadece. Aynı insan, binlerce maske takar yüzüne ve zamanı gelince nefret ettiğini dile getirdiği insanları bile yeniden seviyormuş gibi yapar. Sonra mağlubiyeti eline verir zamanında değer verdiğine inandırdıklarının.

Yarım kalan saniyelerle, akmayı bırakır zaman. Şişenin içindeki su bile bitmek istemez, vücuda karışmaktan çekinir. Ve dediğin gibi; insanların çirkin yüzüyle karşılaşır küçük kız. İnanmak istemediği yüzleriyle... 

Nefret etmeyi öğrenir sevdiklerinden. Nefret ettikçe de burkulan ruhu biraz daha büyür...