"utanmayan insan olur mu lan?
altın bir madalyon gibi taşınmalı vicdan
tek kıvılcımdan nasıl yanarsa koca orman
unutmazlar, unutmayız, unutmam"

İnsanlığını kaybetmiş kimselerle dolu etraf, soğuk ve yalnızktan kime sığınacağını bilemeyen kimseler. Aşktan nefret ettiren, gözyaşlarına değmeyen...

 

Oksijenden gelen bir kafa vardı ve ben alkol ile 500 ml'ye tamamladım ruhumu. İnanın dostlar, insanları en iyi tanıdığınız zaman arkadaşlığınızın bitti zamandır. Gözleri önünde ölseniz, kafalarını kaldırıp bir bardak su vermezler, sevmezler bunu. Bu yeniden eskisi gibi olalım değil, bu insanlık hareketi dostum. 






Kendime geldikten sonra yardıma muhtaç olan tatlı kedinin peşinden koştum ben de. Kilometrelerce yürüdüm, önce Avcılar'a gittim Kadıköy'den sonra tekrar Kadıköy'e döndüm. Üzgün olduğum, kırgın olduğum saatleri geride bıraktım. Sahibine ulaştırdığımız kedinin mutluluğu gözlerinden okunuyordu ve ruhumuzu aydınlattı. 









Eve gelince, kucak dolusu sevgiyle Şefika'ya sarıldım. Hayatın en büyük armağınıydı o bana ve ben herkesi sineye çekerdim çekmesine, ancak onsuz kafayı iyice kıracağıma emindim. Gözlerini kırpıştırarak üzerime çıktı, geç kaldığım için kızgın olduğu belliydi. 1 saat birlikte oynadık, havanın sıcak olmasını umursamadan karnıma boylu boyunca uzanıp uyumaya başladı.

Tek sırdaşım, yoldaşım Şeficat. En ilginci de tüm gece başımda nöbet tutar gibi beklemesi oldu. Babam bile şaşırmıştı bu işe... 


Büsbütün kaybettim, bana dokunmayın sakın. Bunların düzenine sokayım...

En parlak yıldızını kaybetmiş bir gökyüzü nasıl ışıldayabilir ki ? Öyledir, öyle ancak kime ne ?

Ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne...

Uzun bir aradan sonra güne gözlerimi, rüyalarımdaki seninle açtım. Rüyalarımdaki sen olduğun kadar, şimdiden hiç bir farkın yoktu. Soğuk..

Yardım istedim başta, çok korkuyordum. Başka bir kız yazdı... Çoktandır benden nefret eden biri. Aradın açmadım telefonu, kapanana kadar kendi kendine çaldı son bir kez daha. Arabama atladım, sevdiklerimi zulümden kurtarmak için, önüme atladın. Solundan geçip gittim, durdurmakta değildi amacın. Ölüm bir kez daha kollarını açmıştı önümde. Yıldızlar gökyüzünden, denize doğru düşmeye başlamıştı. Ne farkeder ?

Canım fazlasıyla yandı bir kez daha. Limana çektim arabayı, denize bıraktım ruhumu. Yıldızlar sardı etrafımı, dibe çekilirken ben. Tüm kalbimle andım ismini. Sen her zaman çok iyiydin, bense yanlışlar içinde kalırdım. Önce televizyon izlemekten soğudum, kitaplara gömüldüm. Çayı limonla içmeye başladım. 120 kere yazdım, her gün yazdım. Geriye bıraktığın bana baktım.

Herkesin danıştığı, akılcı bulduğu insan oluvermiştim. Yeni insanlarla konuştum, sonra hepsine birer birer veda ederken tanıdım. Kimseyi sevemedim...
Aradığım cümleleri, kimsede bulamadım.

-Bunu yapıyorum, şunu yapıyorum ya sen?
-Ne diyebilirim ki iş, ev takılıyorum yea...

Ne konuşabilirdim ki dedim, ne paylaşmalıydım. Sonra hepsine karşı bir anda sustum.


"ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum! 

çünkü bu, çünkü bu 
seni seviyorumun içine nal salmak demektir 
inanmazsın bir taşra kurmuşlar 
aynı bize bakıyor 
bir yanım asaf halet söylüyor diğer yanım fabrika 
bir şiiri birkaç kalemle yazmak lazımdı geliyor bana 
bugün bugün yepyeni bir imparatorluk öğreniyorum 
ekmeğin ağırlığında 
yeni bir imparatorluk 
örneğin gül dönüyor bir beygiri tasfiye ediyor şair 
arapça akdeniz diyor ben 
aynadan dönüyorum sana 
aynadan 
benden dönmüyor"

Güzel iltifatlar aldıktan sonra, bir fanzin dergisinden daha red yemiş durumdayım. "Yazmayı asla bırakma ve göndermeye devam et..."

Eylemlerimde ki Oğuz Atay birden ortaya çıkar ve;

-Biliyor musun Olric?
+Neyi efendim ?
-Onunla ne zaman lades oynasak hep o kazanırdı.
+Neden efendim?
-Kalbimdeyken nasıl aklımda derdim.

der..

Yorgunluk ve kırlangıçlar gibi...

"Ne zoruma gidiyor biliyor musun Olric? O'na yazdıklarımı o'dan başka herkes okuyor..."



Sabah uyandığımda her şey için çok. geçti. Kalbimi delen sözcükler zihnimde yinelenip duruyordu. Yataktan kalkmaya zorladım başta kendimi, geceyi sabah yapan ışıklarla inatlaşmaktan yorgun düşmüştü bedenim.

Yenilmiş hissediyordum ve 2 yılın ardından gerçekten büyük bir boşluğun içine sürüklenmiştim. Önce saate ilişti gözüm, 8'i çeyrek geçiyordu. Geçiyordu geçmesine, zaman kuyruğunu kovalamaya devam ediyordu ancak ben hala uyuyor olmayı diliyordum. Çünkü uyursam acımın geçeceğini biliyordum. Belki de rüyalarımda uzun zamandır mutlu olmadığım kadar mutlu olacaktım. Ne yazık ki gözlerim, beynim ve ruhum bunun olmasına asla izin vermiyordu.

Zorla kalktığım yataktan hızla uzaklaşırken evin dağınıklığı içinde kaybolmaya devam ediyordum. Bir an durdum ve gözlerimin en derininden gelen göz yaşlarına hakim olamadığımın farkına vardım. Önce salonda, yastıkların arasında görünmez olmuş koltuğa attım kendimi. Ağlamamak için ruhumla büyük bir kavga içine girmiştim, kendimi kaybettim.

Kimine göre basit bir acıydı bu ancak benim için ilk defa içinden çıkılmaz bir döngü haline dönüşmüştü. Kendimi oradan oraya savuruyor ve sinir krizleri geçirmeye başlıyordum. Aynanın karşısında acıyan gözlerle ruhumu gözlüyordum.

Dakikalar içinde, acımın dayanılmaz sonunu yazmıştım. Kendi kendime konuşuyordum, saatlerce çalan telefona asla bakmıyordum. Herkesten de fazlasıyla uzakta bir şehirde kalıyordum.

Kendimi toparlayabilmek için doğrulduğumda, yüzümün her karesine dağılmış olan saçlarıma toka geçirmeye çalışırken avuçlarımda dayanılmaz bir acı ile ıslaklık fark ettim. Koşarak banyoya gittim yeniden karanlığa teslim olmuş yüzüme bakabilmek için. Alnım kan içinde kalmıştı ama kan baktığım yerden akmıyordu bile. Daha yukarıdaydı saçlarımın arasında, o zamanlar saçlarım kızıl bile değildi. Dakikalar içinde saçlarım kan ile buluşmuş ve neredeyse pıhtılaşmaya başlamıştı bile.

Ellerime yeniden baktım o an için ve oluk oluk akan kanı görünce derin bir nefes alıp yere çöktüm. Bu kanama beni öldüremezdi ancak anlık bir serotonin salgılanması ile dehşet verici derecede rahatladığımı fark ettim. Kafamı bir an sola çevirdim ve patlamış olan duş kabininin parçalarının üstüm dahil her yere sıçramış olduğunu gördüm. Neler olduğunu hatırlamıyordum bile, "bu kadar çıldırmış olamam" diye düşündüm ancak bunu düşünürken kendime bir o kadar da güvenmiyordum.




Aylardır ağlamamıştım, dökememiştim tek bir göz yaşı. Gerçi ne fayda şimdi zorlasam yine iki üç damla ancak akacaktı avuçlarıma...

Dünya'dan nefret edecektim. Senden...

Kocaman bir kalabalığın içinde yine yeniden yapayalnız kalmıştım. Nefret ediyordum yarım kalan her şeyden, gelecek çatlatan puanlardan, senden ve kendimden.

Evvela kendi ruhumun yarısı beni terk etmişti, simsiyah bir beden; sisler ve leş gibi kokan sokaklar sarmıştı dört yanımı. Labirent gibi, yine kayboldum. Bu kayboluşlardan da oldukça nefret ediyordum. Çünkü ne zaman kaybetsem kendimi, sesini duyabilmeyi bekliyorum.

Umutsuzca ama her şeyi aldılar benden 9'dum 1 kaldım. Neşem, içimdeki küçük kız, umutlarım ve hayallerim...

Neyse zaten ben anlatsam da bu hikayeyi durmadan, karşımdakilerin anlamak istediği kadar vardım ve gerisi sadece silik duvarlardı.

Ne zaman mutsuz olsam "Jealous of the birds" dinlerdim. Benden giden kalbi başka ellere bırakmaktan başka şansım yokmuş gibi.

Gidiyorum...


Linkinpark konserine gidilebilecek tek ülkenin konser zamanı, bütünlemelerime denk gelmesi üzerine;

Koskoca bir mazi...

Shadow of the day eşliğinde videoya çekildiğim 2007 senesi, şarkının ilk çıkış tarihi ve benim 1 saat içinde dandik müzik çalarıma ses kaydını alıp ezberlediğim o nadide şarkı.

Bir çok insan tarafından dalga konusu olmasına karşı, ergenliğimin "Top noktası" olan linkinpark'lı e-mail alma maceram Chester Bennington ve LP için açtığım web sitesi ile devam etmişti.

Oysa ki bu yaz arkadaşımın yanına Almanya'ya gitmeyi düşünürken konserin bu kadar erken olması sorunsalı ile karşılaşmam. Şimdi Münih Teknik Üniversitesine geçiş yapmadığım için ağlayabilirim.

Öhöm neyse; gel gelelim Linkinpark'ın yeni albümünün de artık tam bir pop çakması olması hayal kırıklığı, fanlarını derinden üzmüş olmalı. In The End, Crawling ve Breaking The Habbits gibi şaheserler ortaya koyan bu adamların, günümüz şartlarınca popüler kültürün tuzağına düşmesi keskin bir bıçak sapladı hayallerimize.

Ben ki 11 yaşında insanların önünde utana kızara, hayranlığım uğruna ince cik cik sesimle Shadow of the day söylemeyi görev edinen insan. Ömrümü Linkinpark'ı yeniden Türkiye'de göremeden tamamlayacağım korkusuyla yüzleşiyorum.

Bari bir iyilik yapın ve İrlanda'ya gidin, ben de kuzenimi görmeye gidiyorum hesabına konserinize aylar öncesinden bilet almış olayım. Ve yalvarıyorum, en kıyak albümlerinizi repertuvarınıza koyun !

Wuthering Heights esintisi ile Emily Bronte anarak ortaya çıkan kısa bir tıngırtı..

Tanrım yine bir kavga ve yine tatsız bir sessizlik. Sanki sesini yükseltince istediklerini yapacağımı sanıyor. Ne kadar da safça! Birde düzelmeyeceğini bile bile hastalıklı yaşantısını düzeltmeye çalışması…  Olmuyor ve bu iyice kendine olan güvenini kaybetmesine neden olur. 

Joseph, tatlı Joseph! Neden bunu kendine yapıyor, bir türlü anlamıyorum. Omzumdaki bütün sorumluluklar yetmezmiş gibi bir de onun kendi ruhunu param parça etmesi…

Gün geçtikçe kavgalarımız şiddetleniyor ve Joseph’ın hiç de yardımı olmuyor. Hastalığının ilerlediğini bilmek ne kadar ağır geliyor. Hele onu kaybetme düşüncesi… 

Keşke onun eski sağlıklı, mutlu günlerine geri dönebilsek. Ama gerçekleşmeyecek hayaller kurmak zaman kaybından başka bir şey değil.
İçeriden sesler geliyor:

-“HAYIR!”

 Galiba yine acılar içinde ve eti derisinden ayrılırcasına bağırıyor. Acılarının dinmesine yardım edememek beni kahrediyor.

-“Joseph! Joseph, şşşt tamam geçti. Ben artık yanındayım.”

-“HAYIR! Geçmiyor. Şu lanet ağrılar geçmiyor  Anna. Tanrım neden ben? Neden?”

-“Lütfen Joseph lütfen kendine acıma. Lütfen”

Orada birbirimize sarılı ne kadar kaldık hiç bilmiyorum. Sanki öyle ağlamak ikimize de o an iyi geldi. Ama kim bilir belki de bir veda kadar yakındı bedenlerimiz?

Joseph, gençken ne kadar da utangaçtı. İlk çiçek verdiğinde sanki düşüp bayılacaktı. Aslında bu çok hoşuma giderdi. Eski duygular artık çok uzak. 

Keşke… 

Artık keşkeleri düşünmeyeceğim. Bu acıdan başka bir şey vermiyor çünkü. Joseph ölüyor tek gerçek bu. Diğerleri yanında sönük bir hayal sadece.
Kapı çalıyor.Galiba gelen Joseph’ın doktoru. Zavallı Joseph uyuya kalmış. 

Ama neden Joseph bu kadar soğuk? Neden hareket etmiyor?  Yoksa… Hayır bu çok saçma. Daha dün gece kavga ediyorduk. Şimdi olmaz. Tanrım olmaz, lütfen olmaz.


-“JOSEPH!”


Boynumdaki kolye, kulağımdaki küpeler anahtarlığımda ki maymun ve kitaplığımdaki Sait Faik. O gün hepsini bir çantaya koyup bir köşeye atmıştım...

Unutmuşum.

Buldum, içimde bir alev parladı gözlerime düştü acısı. Kalbimi yaralamıştı yeniden.

Her yerde biten sigaramı aradım, kutuda kalan 1 yıllık tütündü sardım. Eskisi gibi camdan uzattım kafamı, bir duman; iki duman. O da bitti...

Hayatın bana sunduğu tüm sorular klasikti, aldım elime kalemi teker teker çözdüm. F=m.a gibi de değildi, satırlarca yazdım. 21 senenin formülünü çıkardım en baştan. Sağlamasını yaptım, basamaklar da çokça hata vardı.

Bisiklet aldım, çocuklar gibi heyecanla gelmesini bekledim. O da gelmedi...

Kocaman bir yıl atlattım, geriye dönüp bakamadım. Ne Amerika'ya ne de Almanya'ya gidemedim. Görmemek güzeldi, ancak görememek dayanılmaz olurdu.

Çantayı yeniden bir kenara attım, Şefika sahiplendi. Sarılıp uyuduk...
Bugün çocukluğumla sohbet ediyorum. Kafam daha önce hiç olmadığı kadar güzel olsun diye yalvarışlar içindeyim. Tüm hayatımı bir anda unutuvermek istiyorum. Beni sevmemesine değil; beni asla sevmeyecek kalplerin arasına attığı için kızıyorum öncelikle ruhuma.

Tırnakları etlerine çekilmiş ellerin acımasızlığı...

Üşüyorum, hala üşüyorum.

Uzaktayız ve ben korkuyorum.

Bedenimi bırakıp, özgürce uçmak istiyorum. Milyonlarca yıl dolanmak dünyayı. Sevenleri kavuşturabilmek mesela...

Acı çekenlere yardım eli uzatabilmek. Yeniden kimseyi böylesine sevmemek istiyorum.

Kalbim özlüyor, zihnim yaratıyor ve ben kaçıyorum. Yeniden doğsam, onu bir daha tanımamak istiyorum. Baharı içime çekerken, sürüklenmek.

Çok çok uzaklarda doğmak istiyorum yeniden. Gideceğim yere bir adım, doğdum yere bin adım.

Küsuratları bozdurmak istiyorum, kalanı dağıtmak. Başka insanların yalanlarına inanıyor gibi yapmadan.


Bu sabah patlak bir dudakla uyandım, rüyamda yediğim yumruğun etkisi yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı.

Yaklaşık 1 yıldır her sabah uyandığımda, televizyonu açmadan ve kahvemi yudumlarken kendi sessizliğimi dinliyorum. Evde yalnız olmayı seviyorum, düşüncelerimle baş başa kalmayı. Kimseyi memnun etmek zorunda değilim bir kere, ne yaşıyorsam kendi içimde yaşıyorum işte. Telefonu bir kenara koyuyorum sessizde o da. Yoksa her çalışında açsam sadece kendimden kaçacağımı biliyorum. Ancak bu sabah annemin ısrarlı arayışına cevap vererek, atamadığım tüm gözyaşlarını uzaklaştırdım gözlerimden.

"Biliyorum zor olduğunu. Seni en çokta ben anlıyorum."

"Kendi kendime baş ediyorum, en zor anımda bile ama en güzel umudumu kaybettim."

"Mutluluktan ağlarken beni aradığın zamanları daha çok özledim. Sen bu değilsin."

 Dün Zeki Demirkubuz'un bir yazısını okudum;

"Ben acıyla ilk defa o gün, orada tanıştım. Hayatımın hiç bir döneminde; o okulun bahçesindeki kadar derinden bir acı çektiğimi hatırlamıyorum."
"Acı çekmek ya da acı çekme arzusu taşımak kişilikle ilgilidir. Bir insan dünyanın en trajik şeylerini yaşar, ama tıpkı bir hayvan gibi hiç umursamaz, hiç acı çekmeyebilir. Başka biri kötü hiçbir şey yaşamamıştır, ama çok acı çekebilir... Bu bir kaderdir.; yani insanın elinde olan, yaşadıklarıyla ya da yaşamadıklarıyla oluşan bir durum değildir. Bir anlamda Tanrı vergisidir. "

Ne kadar da güzel özetlemiş hayatın gerçek yüzünü. Sonra Dostoyevski sözlüğünden insana bakarız;
"Evet, derin, gereğinden çok derin bir yaratıktır insan, ben olsam bu kadar derin yaratmazdım onu"
Ve de Veda;
"Seninle iyiden iyi tanışmak, kendimi sana tanıtmak istiyorum. Sonra da vedalaşmak... Bence insanların birbirlerini tanımaları için en iyi zaman, ayrılmalarına yakın zamandır." 
der Karamazov Kardeşler'i yazarken.

Ne acıdır evdeki, çevredeki her güzelliğin sana sevdiğin insanı hatırlatması. Birde insanlara kızmaya başlarsın...

"Başını omzuna güvenle yaslayabileceğin bir insan olduğuna şükretmek yerine bahaneler üretiyorsunuz"

Uzakta ama ortak rutinleri sürsün diye, zamanında limonlu çaya başlamıştı küçük kız, onsuz aldığı her yudum kalbine saplanıyordu sanki ve bundan da vazgeçmişti artık...

Elbet bunun içinde bir ilaç geliştirirler yakında, ya da anneniz her şeyi üstüne alır ve tüm belgelerinizi toplayarak sizden habersiz, hayatınızı bambaşka bir şehre taşır ondan uzak kalın diye, sanki yeterince uzak kalmamışız dercesine...


Hadi kabul edelim birbirimize aşık değiliz, olmamız da imkansız.

Hadi kabul edelim başka kızlarla konuşuyorsun, evine alıyorsun ve her şeyin farkında olduğum halde güzel sözlerine karşılık veriyorum.

Peki, küçük dürüstlüklerinin altında yatan kocaman yalanlar ?

"Çok güzelsin!" bir iltifat değil bunu anlamıyorsun...

Şişmiş bir özgüvenin arkasına saklanmış korkak bir çocuk. Artık gözlerim fazlasıyla berrak görüyor ve bu bana tam 1 yıla mal oldu.

Ben umursamıyorum... Mesela yazmıyorum, arıyorsun. Arıyorsun ve sözlerine inandığımı düşünüyorsun. Belki de doğru ?

Tamam ben de başkalarıyla konuşuyorum. Birbirimiz için fark yaratırken, çevremiz için aynılaşıyoruz.

Özel bir şey var, kabul ediyorum ama ben senin kahramanın olmayı kabul etmiyorum !