"Mutsuz eden kimseler mutlu olamazmış uzun bir dönem, evrenin işleyişine inanmaktan geçermiş hayat. Size yazılan, atılan hiç bir şarkı da sizin olmazmış. Sadece size kadarmış bazı şeyler"


Soluk soluğaydım, epeyce yaklaşmıştım ancak ulaşamıyordum. Köprünün üstünde, karaltının içinden nehre doğru uzanan ışık süzmesi ve ardında 2 metrelik gölge...

Aşağı önce bir kaç parça kağıt düştü. Bir yerden başlamalıydım, karanlık derinleşmeye devam ederken. Zaten düşmüş olduğum çukurun içinde debelenmeye başlamıştım. Yalnızlaşmak değildi bu, kocaman bir hayal kırıklığı.

Kimsenin olamazdım, kimseye yardım edemezdim. Geri dönüşü büyük bir hüsran olan yolun başlangıcına varamazdım. Arkama ne zaman baksam kimseleri göremezdim. Kimseler, kimseler; şimdi neredeler ?

Arkadaşım dememeliydim. Herkes bir gün terk ediyordu ve ben bunu 19 yaşımdayken öğrenmiştim. En kötü terk edilişin ise belirsizlikler içinde olan sanrılardan ibaret olduğunu biliyordum.

Sustum. Dinledim. Ağladım.

Bir zamanlar umursanıyordum, şimdi ise en yalnız olduğum zamandan bile daha acı bir haykırışla reddediliyordu ruhum.  Kitapların sayfalarında kaybolmak istiyordum ancak hala köprünün üstünde gökyüzünü izliyordum. Önce kollarım düştü bedenimden habersizce iki yana, sonra düşüncelerden ağırlaşan başım. Neden sevilmediğimi bilmiyordum. Sorsalar ölümsüzlere, "o iyi bir kız, size ne kötülük etti böylesine terk edeceğiniz kadar" diye patlatırlardı yumruğu diyordum.

Sustum. Dinledim. Ağladım.

İçimde hiç dinmek bilmeyen bir nehir çağlamakta. Ben yüzümü dönüyordum, döndüklerim benden yine bana dönmüyordu. Rüzgarın fısıltısı arasında, salıncağın yağlanmayan zincirleri gıcırdıyordu. Ruhum yeniden can çekişiyordu. Belli etmedim.

Sustum. Dinledim. Ağladım.

Arkadaşlarım terk etti, ben asla edemedim.



Mila İle Kayra

Mila;

Gördüğüm onun gözleri miydi? Yoksa bir şeytan ile baş başa mı kalmıştım, kendime sormadan edemiyordum. Son nefesimi vermek üzereydim ve ne olursa olsun beni sevmemiş olacağını asla düşünmemiştim. Aşık olduğum o derin, okyanus bakışlı gözlere son bir kez daha baktım.

Bedenimin zayıflamaya başladığını anlamıştım, ona karşı direnemiyordum. Duvardaki yansımamıza takıldı gözüm, tırnaklarımı kollarına geçirmiştim. Hızlı bir ölüm olması için yalvarıyordum.

İşte o anda, yıllar sonra gözlerinden akan tek bir damla ile ruhuma karışmayı yeniden başarmıştı.Zihnimden dökülen bu cümleler yeni bir aşkın başlangıcı değil, aksine kocaman bir hayatın son buluşu olacaktı. Ben de bu tablonun tasvirine uyarak gözlerimi son bir teşekkür ile kapattım.

-Şimdi değil Mila. Diye bağırıyordu Kayra, odanın diğer köşesinden. Başını dizlerinin arasına koymuş boş ve acımasız gözlerle beni izliyordu.

-Neden böyle olmak zorundaydı ki?

-Nedenlerini bana sorma, hissedemiyorum. Hayat benim için büyük bir boşluk ve seninle işim bitti. Peşimde bir kuyruk gibi dolanmana izin veremem. Toprak istediğini geri aldı ve seni de ardından gönderiyorum.

-Neyin ardından gönderiyorsun. Dedim ancak sesim boğuk çıkmaya başlamıştı ve nefes almakta oldukça zorlanıyordum.

-Hala anlamıyorsun değil mi? Çünkü siz, sizler benim gibi düşünemezsiniz. Hatta hissedemezsiniz. Seni asla sevmedim bana öyle bakıyor olman içimde hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Zihnime şimşek gibi çakan kelimeler ağzından birer birer dökülüyordu. “hiçbir şeyi değiştirmeyecek.” Değiştirmek istediğim bir durum yoktu ortada, kalbim hala atıyordu ve ben buna katlanamaz hale gelmeye başlamıştım.

-Yap o zaman, artık buna bir son ver. Bir son verelim. Sensiz yaşayamam zırvalıklarını saymayacağım karşında. Zaten senin içinde bir şeyler ifade etmeyecek. Ben kör kalan kalbimle, sen ise öldürdüğün bedenlerin ruhlarıyla savaşmaya devam edeceksin. Hepsi bu.

-Ben savaşmıyorum, umurumda bile değil kime ne olduğu. Benim kim olduğumu, neden burada olduğumu anlayabileceğini zannetmiyorum.

Ailemden bahsettiğini anlayabiliyordum, yere çöktüm ve elim ile yüzümü kapattım. Her şeyin uyandığımda geçeceğini bildiğim bir kabus olmasını diledim

...



Vagonun penceresinden dışarı baktı. Yıldızlı gecenin karanlığı kendini lacivertle sunmayı tercih etmişti. Elinde kalın bir kitap, sayfaları sararmış ve sırtı yıllardır elden ele dolaştığına tanık olacak kadar yıpranmıştı.

Ölümü çağıran bir sessizlik vardı. Gittiği yer, olmak istediği yer miydi? Emin olamıyordu. Sonunun orada yazılacağını bile bile katlanıyordu bu yolculuğa.

Sessizlikte canı fazlasıyla sıkılmıştı ve yanında oturan kadın en derin uykusunda belki de en güzel rüyalarının tam ortasındaydı. Uyuduğunu gördüğü ilk andan beri özenerek izliyordu rüyalarını kadının.

"Yüzün küçücük kalmış, teninin rengi bembeyaz"  demişti babası sabah yola çıkmadan hemen önce.

Oysa ki her zaman olduğundan daha çok yemek yiyordu. İhtiyacı olan tek şey gitmekti, önce şehirden sonra da insanların zihinlerinden. Birer birer silmek istiyordu var olan benliğini kirli sokaklardan.

Derin horultusuna uyanan kadına aldırış etmeden koltuğundan kalktı, tuvaletin olduğu vagona ilerleyebilmek için.

"Önce anıları silmelisin, arkada kalanları daha fazla düşünme" dedi aynada kendisine bakarken. Kırık lavabonun dibinden akan suların yolunu peçetelerle kapattı. Ellerini buz gibi akan suyun altına soktu ve yüzüne çarptı hepsini.

"Artık baş başayız, başka kimse yok. Kendine gel!"

Boş bıraktığı koltuğuna dönerken birbirine sarılmış uyuyan çifte takıldı gözleri, umursamamaya çalıştı. Yoksa anıları peşini asla bırakmayacaktı. Sararmış yaprakların arasında duran kartviziti çıkardı. Uykusunu getirmeyeceğini bilse de en baştan okumaya başladı kitabını. Bir saat sonra gözleri ağırlaşmaya başlayınca olduğu yerde çantasını kucağına alarak uyumaya çalıştı.

"Hanımefendi geldik!" diyerek sarsıldı. "Aaa uyuyakalmışım, hazırlanıyorum çok teşekkür ederim" dedi kadına. Başının üstünde asılı duran montunu sırtına geçirdi, çantasını kontrol etti ve trenden indi.

Güneş bulutların arkasından selamlıyordu onu. Hava fazlasıyla soğuktu, derin bir nefes aldı. Denizin ağırlaşmış olan tuzunu ciğerlerinden hissedebiliyordu. Çantasını karıştırdı, çizdiği rotada ilerlemek zorundaydı. Bu kaçışın bir kayboluş olmasını istemiyordu. Midesinin tüm bedenini sarsarcasına guruldadığını hissetti.

"Önce seni memnun etmeliyim değil mi ? Aklım sen yerinde dur, sıra sana da gelecek" diyerek kahvaltı edebileceği bir yerler aramaya başladı.

Terminalden çıkınca, bir dakika boyunca karşısında bulunan manzarasının tadını çıkarttı. Burası güneyde bulunan küçük bir sahil kasabasıydı, sadece 16 bin kadar insan yaşıyordu. Yolculuğa çıkmadan önce Plou ile ilgili her türlü bilgiyi okumuştu. Sonunu çağıran yerin bu kadar güzel olması içini ürpertmişti. Sahile doğru inen kıvrımlı yolun kenarında ancak 5 ya da 6 tane kocaman bahçeleri olan iki katlı evler bulunuyordu. Merkezin sahile yürüme mesafesinde olduğunu biliyordu. Sırtındaki kocaman çanta ile yürümeli miydi emin olamıyordu. Etrafta yemek yiyebileceği hiç bir yer gözükmüyordu. Kışın ortasında, dalgalar kayalıklara en sert ifadeleriyle yumruk atarken yine de destansılığından uzaklaşamıyordu.

Etrafta inen 2-3 yolcudan başka kimse yoktu. Hem kasabaya hem de insanlara çok yabancıydı. El mahkum yürümekten başka çaresi kalmamıştı. Çantasının kemerini beline taktı, montunu sıkıcı kapattı ve yoldan aşağıya yavaş adımlarla yürümeye koyuldu. Yağmur çoktan çiselemeye başlamıştı, şapkasının iplerini sıkılaştırdı. Yürürken manzaranın tadını çıkarabildiğine şükrediyordu. Kafasında ne varsa tek bir hamlede sildi o anda.

"Şimdi hayatımın son anlarını, bembeyaz bir sayfaya çizmeye hazırım" dedi. Yolun yarısını bitirmişti bile...



"Mutualizm, farklı türlerden iki canlının karşılıklı yardımlaşarak her iki tarafa da yarar sağlamasına dayalı olan bir ortak yaşam biçimidir."

diye açıklanır. Ancak insan türünde mutualist formda görülen karşı tarafı, yarardan çok zarara sokan türlerde mevcuttur. Kadın ya da erkek olmasının hiç bir öneminin kalmadığı o ince çizgidir. 

Hikayenin oluşum aşamasında bir kişi vardır ve diğerinin sırtından geçinmeye çalışır. İster duygularını sömürür bir tüccar kılığında, ister hayatının en güzel dakikalarını çalar dost ayağına. Karnı doyduğu anda uzaklaşmaya başlar tek bir kelam bile etmeden. O saatten sonra kemirilen beden kalıntısından geriye sadece yarım bir ruh kalır. 

Acıyı, boğazını kesen bir soluk kadar net hisseder. Korkusu yalnız kalmak değildir, sadece yanlış müsveddeleri karalamış olmanın yanılgısına düşmektir. 

 Bir sokak boyunca yeni yıkanmış, ıslak çamaşırların asıldığı gerim gerim gerilen ipler gibi ağırlaşmaya başlar bedeni. Kurtulmanın tek yolu Hasibe teyzenin çamaşırları üzerinden toplamasını beklemek olur. Bazense bir rüzgar eser ve mandalın bile ipe tutunamadığı o anda savrulup gider tüm pişmanlıklar. 




Kısacası Dostoyevski'nin de dediği gibi;

"Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu."




"Kendime yaptığım büyük haksızlıktı, nasıl olsa birazdan geçer diye içimdekileri yutmaya devam edemezdim" dedi karşı masasında duran kadehlere. Kafasını bir kez kaldırsa, duman altında kalmış odanın hiçliğine kapılmaktan dönecekti.

Geç anlamıştı, çok geç kalmıştı içinde bulunduğu durumu zihnine yerleştirmekte. Perdeleri sık aralıklarla kapanmış odada televizyonun ışığı karşısında, elinde külü yere düşmekte olan bir sigara ile baş başaydı. Hayali bir eldi saçlarının arasından geçen, göğüsündeki sıkışmaya engel olamıyordu.

Işıkları açın diye bağırdı. Camın önüne boylu boyunca uzanmış iki kişi vardı, biri kafasını kaldırıp kan çanağına dönmüş gözleriyle "kes sesini!" diye inledi. İçindeki karanlığa perde açamamış bir kadının, ışığı açmak istemesi olağan dışıydı herkes için.


Koltuğa kıvrılmış kalmış tek beden onunkisiydi. Elindeki sigarayı kül tablasına koymak için eğildi. Mutfak kapının odaya açılan eşiğin duran adam "Ne zaman bitiriyoruz bunları" diye sordu. "Aklım almıyor, katlanamıyorum artık gitmeye" dedi.

"Seni çok iyi anlıyorum, bitir artık." dedi

odaya dumanlar saçıla saçıla girmeye devam ederken. Şu güne gelmişti, yolunu kesecek bir diken parçası bile kalmamıştı ruhunda. Neden hala bu kanepede oturuyordu "aklı almıyordu"

Çok geç anladığını, iki saatlik kısa uykusunda yaşamıştı. Engebeli yollar ardında onu bekleyen ve derinliğinde boğulmayacağı sulara açılmak istiyordu. Gözlerini açtığında daha derin nefes alabildiğini hissediyordu. "Neden geçeceğini umarak bekledim, kağıt kalem getirin bana" diye seslendi. Mutfak kapının eşiğinden ayrılmamış olan adam iki adım geri çekilerek karanlığın içinde kayboldu. Döndüğünde elinde bir tomar bulmaca sayfası tutuyordu. "Başla hadi, kalk şu kanepeden" dedi.

Kalemin her oynayışında yepyeni kelimeler dökülüyordu tozlu yapraklara. Bir tomarın hepsini simsiyah olana kadar karalamış, aklına ne gelirse yazmıştı. Sonra ayağa kalktı "Ben eve gidiyorum" dedi. Saat daha sabahın 4'üydü, kendini sokağa attı. Karanlığın içinde sakin adımlarla bir sağa bir sola savrularak yürümeye başladı.

Gün ağarana kadar sahile doğru yürüdü. Son bir sigara sardı cebinde kalan yarım tütünüyle. Kuşların hazin çırpınışları ardında kayaların üzerine tırmanıp sigarasını yaktı derin maviliğin sessizliğine karşı.

"Çok geç anlamışım, sevgisizliğe bir son vermeyişimi."
Ağır karanlığın kokusu sinmiş gecelerden birinde zamanın aktığını hissedemiyordum. Duvarda asılı kalmış bir tıkırtı, bir sağa bir sola çarparken ben hayatımı güneşten saklanan gökyüzünün en uç noktasında seyrediyordum.

Çaresizliğimin getirdiği hüznü, emeğimin karşılıksız kalışı zihnimi tonlarca basınç ile ezmeye devam ediyordu. Masaya yığılmış kalmış olan bedenim, ruhumdan bir haber doğrulmaya başlamıştı. Bu bir pes ediş değil, baş kaldırıydı dost sandığımız düzenin haksızlıklarına.

Tütünlerimin durduğu çekmeceyi açtım önce, sarabildiğim en kalın sigarayı sardım. Geçenlerde Kadıköy sokaklarında yürürken, yerde bulduğum sarı çakmağı çıkardım montumun cebinden. Yaktım ucu düşen kağıdı tek hamlede. Yıllardır özlemini çektiğim adamın kokusunu içine çeker gibi çektim tüm zehri içime, nitekim sahici bir zehirdi bu.

Boğaza uzanan evlerin ardından kalmış penceremin camını araladım ve çıkıntısına sığdırdım tüm bedenimi. Gözlerimi kapadım, zaten yapayalnızdım bu şehirde daha fazla karanlık neden?

Çıkıntıya zar zor sığan bedenim kendini ileri attı bir seferde, kanatlarım açıldı sırtımdan ve saçlarım dalgalanmaya başladı İstanbul'un silueti karşısında. Her şeyin başlangıcıydı bu, heyecandan göğsüm sıkışmaya başlamıştı. Gerçek olamayacak kadar güzel bir hisse kapılmış giderken, tüm hüzünlerim boş sayfalarca hecelere bölündü yüreğimde. Akıp gidiyordu işte bedenimden.

Güneşin doğuşuna kadar süzüldüm sokaklarda. En tepeye çıktığım o an güneş, sahte yüzünü kızarta kızarta çıkarmaya başlamıştı. Son bir kez daha nefret ettiğim her şeyden ve herkesten, artık geri dönmenin tam sırasıydı. Özgürdüm son 6 saattir, esarete dönmek azap ediyordu zihnime. Dönmek zorundaydım işte kimse bilemezdi bu sırrımı. Gizlediğim en derin hislerim gibi bu sırda ilelebet benimle kalmalıydı.

Rüzgar ile penceresinden tüllerin uçuştuğu eve yöneldi kanatlarım. Sırt üstü düştüm 40 yıllık parkenin üzerine. Yatakta sırt üstü, boylu boyunca uzanmış kıvır kıvır kızıl saçları yerleri süpüren kıza baktım. Kapanmış gözlerinden akan yaşları sildim. Karşısında ters duran koltuğa bıraktım bedenimi kalan son nefesimle ve kendimi izledim.

Alarmın beni öfkeyle uyandırmasına "Zaman hayallerimizde yakamızı bırak bari" diyerek kalktım yataktan.

Oysa zaman ilerlerken sesini duymadığımızı zannetse bile tıngırtısına uyandığımız her günün bir borcu vardı nihayetinde...
Bir şeyler var biliyorum, yeni dünya düzeninden uzakta kalmış birileri mesela?

Birileri dedim de "her zaman bir sıkıntı, dert" oluyorlar içimize

Thomas More Ütopya''da der ki "Sürekli acı çekmek zorunda olacağımız bilsem kendimi yaşamdan kurtarırdım."

Oysa hayatlarımız "Borderline" olmuş şeklinde devam ediyor. Ne acı devamlılığını sürdürüyor ne de mutluluk. Bazen ise hiç bir his kalmıyor insanın içinde, gökyüzü küsüyor yağmurlara ve bulutlardan uzaklaşarak karanlığa teslim ediyor kendini.

Delirmek istiyorsun, hayatı unutmak yeniden başlayabilmek için oysa ki peşini bırakmayan tonlarca şey var. Katıksızca güçlenmek istiyor bedenler, geceleri karanlıkta görebilmek kaybolanları ve gündüzleri aydınlanan yer yüzünün kirinden arınmak.

Aşkı anımsatan ve çağıran hiç bir kelime fısıldanmıyor kulağa. Bu hayata düşmeyi biz seçmiyoruz bir takım olaylarca itiliyoruz sadece.

Hoşlandığını bile söyleyemiyorsun ki gideceğini bildiğinden. Oysa ne zaman "Seni seviyorum" dese "Ben de..." diyerek, yalana ortak olmayı tercih ediyoruz.

Üzerinde yaşamadığımız dünyanın yerinde, yaşıyormuş gibi yürümeye devam ediyoruz. Toprağın her bütünü içine çekmesi kadar biz de çekiliyoruz yalanlara.

Sevdiklerimizi, bizi büyüten insanları kaybediyoruz gözümüzün önünde. Yola devam etmek zorunda kaldığımızdan devam ediyoruz. Biz gibi onlar da birer araç olmaya devam ediyor ve yeni araçlar için yok oluyorlar. Büyümek için zaman yetmiyor bazen kaçmayı seçiyor zihinler.
Bazen ağlayasım gelir mahvolan 2 seneme. Gidenlerin ardından değil artık. Kendim için doldururum kadehleri benim için, için derim. Tüm sıkıntılar gömülür, toprağı kurumuş çiçeklerin dibinde.

Bazen gülesim gelir yaptığım her deliliğe. Yapılanlara değil artık. Kabul ediyorum seyrek sancıların olduğu gecelerde melankoliye bağlamayı. Kötü alışkanlıklardan uzak durmayı başarabiliyorum. Alkol ve sigara hariç (!)

Yağmur yağarken, camın ucuna oturmuş ruhumla serinliği içime çekerken izliyorum geçmişi, geleceği hatta çoğu zaman şimdiyi. Çoğu dolunaylarda kendi kendime konuşuyorum. Anlatasım gelmiyor, gülüp geçiyorum.

Doğum günümde yine sarhoş olamamış bir şekilde, parmağımı adamın burnunun ucuna uzatarak "Hepimiz terk edildiğimiz için mi buradayız?" diye sorduğumu hatırlıyorum. "Terk edildiğimiz için değil, kendimizden şüphe ettirildiğimiz için." dediğini duyuyorum. Şimdi sarıl.

İki haftadır kesinleşecek yalnızlığıma hazırlıyorum kendimi. İlk defa ev çok fazla dağılmadı sanırım alışıyorum.




Güzel adamın kalbinden, araba ile kaçar gibi vazgeçmiş. Çarpık kentin gürültüsünde yerlere serilmiş hayalleri. Korkulardan saklanırken, dudaklarında bulmuş kendini. Biraz alkol, biraz kafası güzel "Atilla ilhan verirken ilham."

İsmine şiirler dökülmüş ay yüzlü kızın. Hepsinden kaçmış, karanlığa düşmüş ardından. Yanarken kalpleri, sen sön demiş üstadı kalemin.

Dumanlar sararken, ruhunun en aydınlık parçasını. Şarkılar, şişeler açtırmış, ateşler içinde parlayan gecede. Derin duygularına özlem duyarken, arkasını dönmüş serin serin akan boğaza. Sevmek için değil, sevişmek için açmış bedenini gözlerini kaparken.

Asla bakamazmış gözlerine, o gecelerde kapanırmış telefon. İçmeden karartamazmış ruhunu, vazgeçemezmiş benliğinden. Zaten geçmeli mi diye kararsızlıklar içinde girermiş yatağa. Başka kollarda hep aynı türküyü tuttururmuş rüyaları. Bu kez "beni" demiş, "beni yerlerde göklerde ararlarken..." nerede bulacağını bilemezmiş. Yağmurlu gökyüzüne dargınmış bir kere. Neden bir kere bir sıfırdan başka yön bulamazmış.

Eski günlüğüne dalmış için için. "Bitsin istiyorum ama sevgimden terk edemiyorum" karalıymış sayfalarca. Nereden bilebilirmiş sonunda zaten gideceğini, sadece giden taraf o olmak istememiş.

Napalım şimdi varsın diye yaşamayalım lan ha !

Yeniden hissedebilmek için hayatı, daha iyi bir gelen yerlere ihtiyacım var. İnsanlara değil, olaylara değil...
En temizinden herkesten uzak bembeyaz yollara.
Çiçek kokuları ve yeşillerle bezeli topraktan patikalara.
Biliyor musunuz? Aylardır dinliyorum hepinizi, susuyorum. Benim de canım yanıyor hala hatta çoğu zaman. Sadece dizginlemeyi öğrendim mutsuzlukları, çaresiz insanların yaptığı acizlikleri görmezden gelmeyi. Karanlık ve soğuk gecelerde yalnız olmayı. Kendimi dinlemeyi, sevemesem de cümlelerimle kavga etmeyi. Kimselere göstermesem de ağlayarak, canım yana yana mutluluk dilemeyi.

Yeniden hissedebilmek için hayatı, daha iyi bir gelen yerlere ihtiyacım var. İnsanlara değil, olaylara değil...
Kadehleri acıyan kalbime değil, hayata kaldırmayı öğrendim. Kalemin ucundan akan mürekkep, kirletmez sayfayı öfkemi uyandırır sadece. Öğrenemediğim tek şeyi. Kontrol edememek öfkeyi.

Her solukta kalmayı seçmek, devam etmek. Yarım bıraktığım her günün acısını rüyalarımda yaşamak. Ne bir sevgi bu, ne de öfke...

Şans vermekten korktuğum her anım için içiyorum.
O akşam sırf makarna yapabilmek için, büyük bir sorumluluk alarak soğuk ve yağmurlu gökyüzünün çekim kuvvetine kapıldım. Yürüyeceğim yol sadece 5 dakikamı alabilirdi benden, bense 1 saatimi verdim uğruna. Sorsalar "neden?" diye. Kağıda dökemediğim hikayelerimi zihnimle münakaşa ettirmem gerekiyor, cevabını verirdim.

Sonra bir bakış tüm acıların toplamı kadar, ne fazla ne de eksik. Bir kutunun içine koysalar gözlerimi, bir ömür yetecek kadar çok hikaye anlatır bu sonbaharda. Ortaya çıkan film senaryosu ise şahane olur, oyunculuklar sıradan ama görüntüleri de bir o kadar destan yaşatırdı.

Su gibi akıp gitti zaman, elimi rafın en arkasına doğru uzattım. Yine ölüm takıldı düşüncelerime, bir kaç saniye de boş market raflarının önünde kaybettim. Aslında çok gizli bir formülüm vardı hayatımdan çalınan zamanı yerine koymak adına. Dünya denilen küre dönmeye devam ettikçe ve çocukların gülüşleri kuşak gibi sararken dört bir yanını, gitmekle kalmak arasında dans eden ruhlar. Hepsini kara tahtada sağlama işlemine soksak formülün izleri ancak çıkardı ortaya.