Bugün belki de yıllarca çalışsam yine de ulaşamayacağım doktorluk hayalimi 5 buçuk 6 saat civarında yaşadım. Her şey göründüğü kadar kolay değildi aslında. İstanbul'un görünmeyen yüzü gözler önüne dökülmüştü bir anda. Bir sürü insan tanıdım ve yine kollarım hepsini sarmaya yetmedi. Başımda kocaman bir ağırlık olarak kaldı bu hüzün.

İlk durağım, daha önce hiç yapmadığım şekilde, saatlerimi yolda harcayarak buz dağının görünmeyen kısmına doğru bir yolculuk yaptım. İndiğim yer İstanbul'un bir köyünden ziyade daha çok doğuda derme çatma evlerin bulunduğu sırtlarında çocuklarla kadınların dolaştığı, ellerinde tespihler daha 18 yaşında bile diyemeyeceğim oğlanların ağalık tasladığı bir yerdi. Güzel doğası olan köyleri, yoksulluk adına bırakıp sefaletle hayata tutunmaya çalışan insanlarla doluydu. Gözlerimde binlerce öfke onları bu hale düşüren cahillikti. Cahillik mutluluk getirirdi derken, binlerce hüznü saklamaya da yetmediğini bir kez daha gördüm.

Küçük bir oda içerisinde 10 tane odanın bulunduğu küçük hastaneye varmıştım bile. İçeri girdim ve uykusuz gözlerle yaralarına çare arayan insanların uykulu gözleriyle karşılaştım. 16 numaralı odada beni bekleyen koca yürekli aile dostumuzun yanına gittim. Montumu astım ve masaya oturdum. Sabahın kör karalığından beri bekleyen hastalar olmasına rağmen sistem günün aydınlanmasıyla çalışma başlamıştı. Hastalar sıraları olduğunu unutup, birbiri ile yarışırcasına çat diye odalara girerek doktorlara "Hocam lütfen bana zaman ayırın" diye yalvarıyorlardı. Üzgündüm çünkü hepsine aynı anda yetecek kapasite maalesef sağlanamamış hem çalışanlar hem de hastalar duygularını kaybetmiş, robotlar gibi kavga edip ağza alınmayacak kelimeler sarf etmeye başlamışlardı bile.

Kapı yarım aralandığı anda yaşlı karı koca karanlıktan aydınlığa doğru yanımıza ilerledi. Kadının çok ağrısı vardı belliydi ancak kocası ağzını açmasına müsade etmiyor, kolundan sürükleyip duruyordu. Öfkeyle dolmuş olmama rağmen sessizce izlemeye devam ettim. Röntgenleri ana sayfaya düşen kadının zamanında çenesinin kırılmış olduğunu fark edince şüpheyle neler olduğunu sorduk. Yine gereksiz kocası kadıncağızın konuşmasına müsade etmeden lafa dalıp, trafik kazası geçirdiğini anlattı. Ardından bana dönüp "Yaşlandı, yaşlandı üzülme hoca hanım" dedi. Söyleyecek çok sözüm olmasına rağmen, ağzımı bıçak açmıyordu ve donuk gözlerle kadını izliyordum. Bu derin öfke dalgasını atlattıktan sonra aşağı kata röntgen odasına doğru yol almaya başladım. Küçük bir kız daha 10 yaşında olacak ki, bir elinde 3 buçuk aylık erkek kardeşi diğer yanında 3 ya da 4 yaşlarında ki kız kardeşini hastanenin boğucu havasında sakinleştirmeye çalışıyordu. Büyük ve sonsuz bir saygıyla yanına gidip yanağını sıktım. Çocukluğunu yaşayamadan büyümüş olan neslin temsiliydi sanki.

Öğle arası çoktan gelmiş ama doktorlar odalarından anca çıkıyor, hepsi arka kapıdan hastalara gözükmeden yemek yiyip bir sigara içebilmek için kaçıyorlardı adeta. Hastane yine de boşalmamıştı, yeni kayıtlar, yeni hayatlar filizlenmeye devam etti sıralarda. Bir kaç kişiyle daha konuştum, sakinleştirdim iyi olmaları için elimden geleni yaptım. Maalesef ki gerçek bir doktor değildim ve onları iyileştiremiyordum. Buna dayanamayıp gitmek istediğimi söyledim, zaten saat neredeyse 4 olmuştu bile.

Öfke ile karışık hüzünle kendimi yola attım. Ellerinde, çöp kenarlarından topladıkları ekmekleri poşetlere koyan çocukları gördükçe kendime de kızdım defalarca. İnsanları böylesine acılar çekmeye iten sisteme ve dünyaya karşıydım bir kere. Beton yığınlarının altında ezilen hayatlar gözler önündeydi ve çoğu aslında 18 yaşına geldiğinde ölüydü sadece gömülebilmek için bedenlerinin çürüyeceği yaşı bekliyorlardı. Buna bir çözüm bulamıyordum, kalbimde bu güzel insanların yaralı hayatlarıyla yaşamak büyük bir ağırlık vermeye başlamıştı bile.

Tek istediğimizdir ki insanlardan, güçleri yettiği kadar gördüğü ve ihtiyacı olan herkese bir yardım eli uzatması. Biliyorum bir anda bir kaç kişi toplanıp tüm dünyayı yaşanır hale getiremeyecek. Bu asla olmayacak. Ancak çoğunun saflığının altındaki güzellik konuştukça kendinizi de anlamanıza yardım edecek. Hiç bir çocuk züppe ve kendini bilmez insanların geri de bıraktıklarıyla hayata tutunmamalı.

İşte bu yüzden derim ki ben bu dünyaya ayak uyduramıyorum, kalıplarına sığamıyorum ve kendime bu dünyayı sevdiremiyorum.
İnsanlar çok kötü ve insanlar çok güzel.
"Kinyas ve Kayra" kitabıyla tanıştıktan sonra zihnimin en derinlerine kazınan yazar. İlginçtir ki çok sevdiğim romanların son 10-20 sayfasını bir süre asla okumam. Kendimce alternatif sonlar yaratır, karakterleri okurken canlandırdığım sürecin küçük sancılarını sindiririm. Kinyas ve Kayra kitabında da aynı süreci yaşarken 2003 yılında çıkartmış olduğu kitabı "Piç" bir anda ellerimin arasına düştü.

Duvarlarımı sayfalarının süslendiği "Kinyas ve Kayra" kitabında hayatın olağan düzeninden kaçmaya çalışan karakterleri, bizlere derin ve bir o kadar da akıcı bir dil ile aktaran Hakan Beye sonsuz teşekkürler.

Büyük bir merak ile "Hayatıma asla girmek istemeyen aşkın, bir piç tarafından ziyan edilmemesi dileğiyle" okumaya başladığım kitap 2 gün içerisinde damarlarıma nüfuz etmeye başlamıştı bile. İlk defa hoşuma gittiği halde sonunu beklediğim bir kitap ile karşılaşmıştım. Herhangi bir son bulamıyordum. Nitekim tahminlerimin de çok dışında bitti. Bambaşka bir dünya hayal ederken sıradan bir kaçış bekliyordu hikayeyi.

"İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihanete uğramıştır.Ancak sadece zamanın lehine işleyen zamanla zekasının katili ve kurbanı olan insan, intihar etmeyi utanç verici bulmuştur." cümlesi ile başlıyordu hikaye.

Dört yakın piçin sınırlamaktan kaçtıkları hayatlarının sonunu yazan bir yapıt oluyor. Barbaros, Afgan, Cenk ve Hakan...

"Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünürler. Oysa hiç bir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir." diyor.

Kinyas ve Kayra'da olduğu gibi bir Hakan karakteri daha gözler önüne sürülüyor. Kendi kurtuluşunu kendinden uzak yazıyor.

Ne yaptığını ve ne yazdığının bilincinde olan bir yazar. İçimizde sakladığımız kişilikleri ve öğrenmekten çekindiğimiz kültürleri hiç çekinmeden kaleme alıyor.

Bir sonraki hedefimi "Zargana" adlı kitabına çeviriyor ve nedensizce özdeşleştirdiğim şarkıyı paylaşıyorum.




Günün aydınlattığı sabaha uyandığımda, yine ruhumu aydınlatamadığımı fark ederek çekildim güneşin yakıcı huzurundan. Bedenim en kaliteli uykuyla beslenerek uyanmıştı renkli sabaha ve ben ruhumun arayışı içinde yeniden uzandım yatağa. Gözlerimi kapattığımda gördüğüm yüzler her zamankinden farklı değildi. Beyaz bulutların ardına gizlenen mavilikler gibiydi sahip olduğum huzur.

Artık önceliklerim daha doğrusu öncelik olarak gördüğüm korkularım yer değiştiriyordu. Geçmişte kalan suretler değildi beni hayal kurmaktan alıkoyan. Bir bütün gün, bir bütün yirmi dört saat yetmiyordu ve ben kendi hayatıma sığamıyordum. Önce defterlerimin altında ezilen hesap makinemi kurtardım düzensizlikten. Saymaya başladım;

- Okunacak çok fazla kitap, araştırılacak çok fazla hayat vardı listelerimi dizdim önüme. Her gün 2 saatimi "en az verebileceğim süreydi" vermeliydim.

- Nefes alıyorduk en nihayetinde arada durup düşünmeye 1 saat ayırmalıydım. Kendimle ettiğim sohbetleri hayatta hiç bir şeye değişmezdim.

- Okul, iş ve diğer bir çok şey günümün neredeyse tamamını kaplıyordu. En az 5 saat.

- Uyku ile aram da düzelmeye başlamıştı, ayrılmaz parçam yeniden yakama yapışmıştı 7 saatimi geçiriyordum eski dostumla.

15 saat şimdiden rezerve olmuştu.

- Her gün yazı yazmak içinse en az 1-2 saat ayırıyordum kendime.

Kocaman bir korku kapladı içimi. Hayatın anlamını kovaladığım yaşam süresinin 22 yılını kocaman bir boşluk ile geçirmiş gibiydim. Önümde bir 22 sene daha olduğunu düşündüm, günleri saatlere böldüm ve kendimle çarptım. Hesap makinem bir an hata verdi. Elim ayağıma dolandı, o anda saate baktım güneş tepeyi zorluyor batmak için inat ediyordu.

Ne ben zamanı durdurabiliyordum, ne de hayatın kolundan tutup sürüklenebiliyordum.

Her hafta sonu yaptığım gibi yine söz verdim kendime. Yoluna koyacaktım akıp giden hayatımı. Belki akrep ile yelkovana söz geçiremezdim ancak harekete geçebilirdim. "Dur önce bir çay demlemeliyim kendime" dedim. Buharı tüten bardağın boşluğu yaktı dudaklarımı.

Açtım kitabın 248. sayfasını. Bitirdiğim her kitap için düzen dileyecektim evrenden. Son sayfaya geldim kapattım sakince, kıvrılmış sayfaları. "Erken kalkan yol alır, hadi dostum uğra bana ve geceyi sabah edelim" dedim.

Eski dostum bana "İki kitap birden okuyorsun, başlamışken devamını getir ki zaman da akmaya devam etsin" dedi. İkinci kitabın son sayfasına geldiğimde çok geç kalmıştım. "Şimdi bunları yarın düşüneceğim" dedim gözlerim kapanmaya başlarken.
"seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü.

öyle uzak, acılı, ölüp gitmiş gibi sen.
yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile,
sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren"
Kalbimin kırılması gerekiyorduysa, en nihai sözlerinle ve terk edişleriyle kırılmalıydı zaten. Bilinç altında ve aslında gerçekte olan yok sayılmaktır.

                                                                ---

Hikayede hep iki karakter vardı; şişko kedi ve uçamayan kuş.

Kedinin gözünde kuş, yere göğe sığmazdı hiç bir zaman. Patilerinin arasına konsa uçup uzaklara gitmesinden çok korkardı.Ve zaten kuşlar uçtuklarında bir daha geri dönmezlerdi.

Kedi aynı zamanda cüssesine göre gösterdiği güç kadar da zavallıydı. Aylarca, gecelerce, yeniden bir şansı bile hak etmediği halde; kuşun geri dönmesini bekledi. Küçücük yaşamında, yıllar sonra ikinci kez bu kadar yaralanmış hissediyordu. Oysa patilerinin arasında sadece sarılabilmek için çabalarken, fazlasıyla incitmişti kuşu.

Bütün bir yaz boyunca ormanda bir yandan kuşu gözlerken diğer yandan hatalarını düşündü. Kediler zaten şapşal değil miydi ve hata yapmaz mıydı ?

Bu kadar derin bir varlık tarafından ilk defa seviliyordu. Ama artık sevildiğinden daha çok sevdiğini anlıyordu. Bundan sonra hiç bir canlı onu sevmemeliymiş gibi hissediyordu. Çünkü sonsuza kadar kuşu beklemeye razıydı gönlü. Sadece bir zaman sonra kuşu, yanında başka bir kuşla görmek, çok yaralardı kediyi.

Ağaçların da "kuş şimdi senden uzakta çok daha mutlu, kediciğim. Ve kediciğim unutma, sen zavallı hayatında yeterince mutlu oldun. Kanatlarını senden uzağa çırpmak isteyen kuşu şimdi rahat bırak." diye fısıldadığı gibi.

Ama kalbine ok gibi saplanıyordu bu sözler kedinin. Gidemiyordu işte ve orman bunu anlayamıyordu. Ağaçların yanından geçerken, gözlerini, kulaklarını tıkayarak hızla koşuyordu.

İnanmak istemiyordu o kaçtıkça bu cümlelerden kalbi, ona başkalarını da sevmeyi öğütlüyordu.

Hava daha kararmamıştı, bir şeyleri düzeltmesi gerektiğini anladığı sıralardı. Gözü sürekli, duvarda asılı olan saate takılıyordu. Zamanın içinde kaybolmaktan korkmaya başlamıştı, beklemek hayatta en çok nefret ettiği şeydi. İçerideki odadan telefonun sesi duyuldu, içini büyük bir heyecan kaplamıştı.

"Yavaş hareket etmeliyim, bir anda çıkamam karşısına." dedi içi içini yemeye başlamıştı bile.

Kendinden emin adımlarla koridordan geçerek telefonun sesinin duyulduğu odaya yöneldi. Masanın üzerinde titreye titreye can çekişen telefona baktı, isim yoktu sadece sıradan bir numara yanıp sönüyordu. Ancak kimin aradığını gayet iyi biliyordu. Göğüsünde sertleşmeye başlayan yumru boğazına doğru ilerliyordu. Sakinleşmeye çalıştı önce ve nihayetinde açtı telefonu.

"Alo!"

"Üzgünüm" dedi karşıdaki ses.

"4 sene sonra mı?"

Üzgün olmak için bir çok zaman vardı elinde. Bunca sene neden beklemişti, ne değişmişti? Ne bir sevgi vardı ortada ne de bir samimiyet.

"Nerede beklediğimi biliyorsun, neden gelmedin?"

"Gelmek için bir neden vermedin bana ve bunu sorguluyor musun?" dedi aylardır ağlayamadığı halde, zorla akan göz yaşlarını kazağının koluyla silmeye çabalıyordu.

"Sabaha kadar bekleyeceğim. Senin geleceğin ana dek bekleyeceğim."

Hıçkırıklara boğulmadan önce kapattı telefonu. Gidemezdi, yeniden kendini sönmeyen bu ateşin içine atamazdı. Olduğu yere, kırık aynanın dibine çöktü, başını dizlerinin arasına alarak ağlamaya başladı. Bu kez kendini durdurmak istemiyordu, sadece bitene kadar tüm gözyaşlarını dökmek istiyordu. Dört seneyi, kırık seneye bedelmişcesine geçirmişti zaten. 25 yaşındaydı ve kendini olduğundan on yaş daha büyük hissediyordu.

Kollarındaki çizikler, gözlerinin altındaki morluklar...

Hava kararana dek bekledi, kırık aynanın dibinde. Düşünmüyordu, hiç bir şey hissetmiyordu sadece bekliyordu zamanın su gibi akıp geçmesini. Ay ışığı kendini belli etmeye başladığında camdan süzülen yıldızlar saçlarına düştü. Poşetin içinde duran mumları çıkardı, karşısına dizdi hepsini. Kalbinin kırıklarını yok etmeye ihtiyacı vardı. İnce uzun bir tahta kırdı köşedeki yığınların arasından. Ateşe verdi ucunu, ruhunu kurtardığı anda karanlıktan. 3 tane mumu ayırdı başta.
Güzel bir parça açtı eski teybin tozlu tuşlarıyla.

"Zihnime, yüreğime aldığım tüm yüklerin ağırlığı için" dedi ilk mumu yakarken. Ateş bir anda parladı, odanın soğuk karaltısı azalmaya başlamıştı.

"Terk edilmiş bir yolda ilerlerken karşıma çıkan yok sayılmış aşklarıma"
İkinci mum yanıyordu şimdi.

"Ve kendime, kendim olabilmek için zorla çektirdiğim bütün acılar."

Üç mumda yanıyordu artık. Bir kaç dakika sessizce alevin yarattığı dalgaları izlemeye koyuldu. Telefonun alarmı tüm sessizliği yok ederek çalmaya başladı.

"Zamanı geldi. Bunu yapacağıma söz verdim" dedi.

Çantasını sırtına taktı, telefonun yanıp sönen alarmını susturdu. Kapıya doğru yöneldi. Mumların yandığı odadan gelen ışıkla aydınlanan bomboş ev tüm çıplaklığı ile elveda ediyordu güzel kadına.

Derin bir nefes aldı, uçak biletini çantasının ön gözüne yerleştirdi. Kapıyı açtı ve mumların gideceği ana kadar sönmeyeceğini umut ederek çıktı evden. Merdivenlere yöneldi, taksinin gelmiş olduğunu biliyordu. Çıkış kapısının önüne geldiğinde yukarıdan bir zil sesi duyuldu. Heyecan ile olduğu yerde nefesini tutarak bir kaç saniye bekledi.

"Üzgünüm lütfen!" diyerek kapıyı yumruklayan bir erkekti.

"Bunu çoktan yapmalıydım, senin kadar ben de geç kaldım" dedi güzel kadın kapıdan çıkarken. Her şeyi geride bırakmaktı hayali, hiç kimse buna engel olamazdı.

"Havaalnına gidebilir miyiz lütfen!" dedi bindiği taksideki şoföre.

İlk defa ardına bile bakmadan uzaklaştı tüm acılardan...




Yeniden düşünebileceğim bir şey yok!
Toplumda yeri yok.
Herhangi bir isim koymak yok.
Ne dört dörtlük bir insan var ne de hata.
Pişmanlık yok, geri dönüş yok. 
Sevmek bile yok belki de. 

Her şey  kocaman bir saçmalık. 
Rahatını dürten sopalar yok, sadece kendin varsın. 
Unutmak yok, sindire sindire yok etmek var.
Yalan yok ancak çokça dolanmak var. 
Kalem yok, defter yok bir kaç takım tuş var.

Aslında Dünya dedikleri bir kavram yok.
Cehennemi de cenneti de bir arada gördüğümüz bir toplum var.
Umutsuzluk yok mesela, umut etmeyi unuttuğumuz anlar var.
Aşk yok desen, mal paylaşımı var. Aşkın bütünü dedikleri(!)
Terk edilmek yok, ayrılan yollarda kesişmeyi beklediklerin var. 

En önemlisi de ismin yok, kimliğin yok. Görmekten korktuğun ruhun var.
Kaçmak yok, bu yola girmeyi seçmek var. 

Rahatsız hissettiğin anlarda hayallerin var. 
Mutlu olmak için bir çok sebep var, ders almaktan bıkmadığın bir hayat mesela. 
Kendini tanımak için, arkanı dönüp bakmadan çıktığın kapılar var. 
Derinliğinde kaybolurken, hayatın anlamını aradığın kitaplar var. 

Kimseye ihtiyaç duymadan kendine yeten bir sen varsın. 
Her insanın hayatını bir veya birden fazla yazar elbette etkilemiştir. Belki yazmak için bir neden olmuştur belki de hayatının en önemli anlarını, sanki kendi hayatını okur gibi okumuştur. Kafka ile Dostoyevski de benim için bu yazarlar arasına girmişti. Ancak bugün hayatımın üç ayrı evresini ayırdığım Paulo Coelho ile tanışmamı kaleme alacağım.


2015 senesi hayatımın en uzun soluklu ve en güzel senelerinden biriydi. Kendimi ve insanları tanımaya başlamama yardım eden kimselerle, dolu dolu geçirdiğim bir sene. Üniversite sınavına hazırlanırken kaybettiğim okuma alışkanlığımı yeniden kazanmaya başladığım aylardan birinde, Paulo Coelho'nun çok bilinen kitaplarından biri olan "Simyacı" ile yeniden tutundum edebiyata. 

İçimde yaşattığım ve insanların hayran olduğu küçük kızı, dolu dizgin hayatta tutmaya çabalarken "Simyacı" ile hayatımın derinlerinde gizli kalan yanlarımı da okudum ve ezberledim. Sevmek, aşık olmak adına bir ömür yaşanacak ne varsa bir sene içinde yaşadım. Kitabın karakteri olan Santiago gibi, içimdeki huzuru ve mutluluğu arama serüveninde sevdiğim insanlarla ilerlemek adına büyük adımlar attım. Ruhumu tazeledim, Dünya'yı ve insanları derinlemesine inceledim. Hayatımın sonuna kadar mutlu yaşayacağım bir masalın içine sürüklendim. Fakat bu masal sonsuza kadar sürmedi.


Yalnızlık ve hayatın kötülüklerinden uzak kalmaya çabalarken tökezlediğim bir döneme girdim. Bu sırada "Veronika Ölmek İstiyor" ile tanıştım. Soğuk bir Kasım akşamı eve dönerken uğradığım kitapçıda, duygularımı ifade etmesini dilediğim başlığı aradım. Ölümün soğuk pençesi altına giren ruhum, günbegün erimeye devam ederken insanlardan ve aşktan soğumaya da başlamıştım. Bir daha kimseyi sevemeyecek olmam ve sevilmeye değer olamayacağım kanısına çoktan varmıştım. Her gün ortalama iki veya üç yazı yazarak ruhumu rahatlatabileceğimi düşünürken, sayfalarca hece döküyordum. 

Raflara göz gezdirirken zihnime şimşek gibi çarpan başlık gözüktü "Veronika Ölmek İstiyor" ne de olsa ruhunu bir aşka kaptırmış eriyip giderken "Deepinside Ölmek İstiyor" çokta uzak bir ihtimal olarak gözükmüyordu. Bir gün içinde tüm kelimeleri ezberler gibi, sindire sindire okudum kitabı. Kendimi öldürmeye çalışırken, yolda karşılaştığım herkese şans vermem gerektiğini anladım. Yeni dünyalarla tanıştım "Simyacı"yı okurken -insanları tanıdım ben- dediğim zamanlara gülerek. "Ne insanları ne de Dünya'yı hala tanıyamamışım ne yazık ki!" dedim kendi kendime ve kurtulmaya çalıştığım acının eşiğinden dönmeye çabaladım. 


Ertesi yıl;

Her şeyi ve herkesi bir bir ardımda bırakmaya başlamıştım artık. Gecelerde gelen kasılmalar şimdi çok uzaktaydı benden ve hayatıma bir sürü insan sokmuştum. Ancak hala aşık olabileceğime inanmıyordum ve birinin beni sevebileceğine olasılık dahi vermiyordum. Kabuğum sertleşmişti, kendimi tanımıştım, insanlardan olabildiğince uzaklaşmıştım ve kendime çekirdek bir dost grubu oluşturmuştum. Hafta sonlarımı eğlenmeyi bilen insanlarla geçirmeye başlamıştım. Kimseye kolay kolay güvenmiyordum ama acımın üzerinden iki sene, koskoca iki sene geçmişti ve ben yeniden sevmek istiyordum. 

Hayatım aynı seyirde ilerlerken eserlerine çokça saygı duyduğum ve hayatını ezberlediğim adam "Vincent Van Gogh"un hayatını anlatan film "Loving Vincent"ı izlemek için gittiğim Kadıköy'den dönerken, bir sene önce acı ve öfkeyle girdiğim kitapçıya yeniden uğradım. Rafların altını üstüne getirmek, bir sürü kitap almak istiyordum derken "On Bir Dakika" ile karşılaştım. Ertesi hafta yola çıkacaktım, kitabı benimseyebilmek için mükemmel bir fırsattı bu. Zaman geldi ve ben arabanın sıcak koltuğuna gömüldüm elimdeki kitabı zihnime işleyebilmek için. "Maria, ah güzel Maria. Bir sürü erkek tanımıştı, onları etkilemeyi öğrenmişti ancak aşkı bir türlü bulamamıştı." Kitaptaki karakter kadar yorucu ve derin bir serüvene çıkamamıştım, gerçi çıkmak isteyeceğimden de emin değildim ancak Maria'da çok şey bulmuştum. Tek solukta Paulo'nun tüm kelimelerini sindirmiştim kalbime.

Üç kitaplık bir serüvendi bu iki sene benim için ve hayatımı okumuş gibi ilerlemeye devam etmiştim. 

Kitaplardan çok şey öğrenirdi insan ben de bunu özümsemiştim, hem gezmiştim şehir şehir hem de okumuştum. 

-Santiago, Veronika ve Maria- bir bütün olmuşlardı içimde ve en saf haliyle sunulmuşlardı. Tüm zorluklara rağmen ilerlemiştik hayat yolunda. 

Okuyarak ve yazarak...
"Zihnin masasında tartışılan en net konuydu -Şimdi yumurtadan yeni çıkmış dinazor, hayata neden küfrediyor ve tüm yasaklı kelimeleri duvardan aşağı atıyor-"

Yaprakları buz tutmuş ağacın sessizliği tüm ormanı sardığında, düşünceler bin bir ağız dolusu gürültü çıkartıyordu. Esen rüzgar ısırırken gövdesini, umutsuzca baharın dökümünü bekliyordu. Bağlandığı ve beslediği, bu zamana kadar özenle baktığı yapraklarından kurtulmayı diliyordu. Nedendir bilinmez ama bekliyordu sadece. 

Yapraklar çok şey öğretmişti ağaca ve köklerini daha sıkı salmıştı toprağa. Güvenebileceği tek yer yani yaşam kaynağı verimli bir topraktan başkası değildi. Yapraklara öğretiyordu kudretini, bazense sadece bir ağaç olduğunu unutuyorlardı yapraklar. Sadakatle bağlandıkları dallarında, huzurun eşiğinde toprağa yeniden karışmayı bekliyorlardı.

Ve ağaç öğreniyordu, aslında toprağın verimini yine kendisinin sağladığını.  Her geçen gün daha da sıkı bağlandığı toprağa onu terk etmediği için şükrediyordu. Zaten ağaç ne kadar eğilirse eğilsin, toprak her zaman gövdesini yüceltmeye ant içiyordu.

İkisi de birbirinden eşsiz ve bir o kadar da aynıydı. Ve bunu yok etmeye çalışanlara Spinoza;

"İnsanlar bize zarar verdikleri için değil, yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunçlar..." 

demiştir.
"Yeniden ve en güzelinden günlük dozda alınan sevginin kıvılcımları parlamaya başlamıştı."




Büyük bir çaresizlik içindeyim. Aylardır zihnimden ve kalbimden uzak tutmaya çalıştığım bir sevgi tohumu gözlerindeki ışık ile yeniden canlandı bugün. 

Sevdiğini söyleyememek en kötüsüydü benim için. Ancak nasıl söylenirdi;

 "Seni sevebileceğimi biliyorum, önümüzdeki engelleri aşmak zor."

Hem nereden biliyordum bu sevgi tohumunun ekilmek isteyen bir toprağa ait olabileceğini. Asla da öğrenemeyecektim o kadar da zor durumdaydım işte. Aramızda öyle ahım şahım bir yaş farkı da yoktu üç bilemedin dört diyebilirdik. 

İki sene sonra ilk defa ve yeniden böyle güzel duygular hissetmeye başlamıştım ve sonu asla gelmiyordu. İçimde kaybettiğimi düşündüğüm küçük kız yeniden saçlarını iki yandan toplayıp hoplaya zıplaya dans etmeye başlamıştı. 


Ne kadar da kötüydü elini asla kimsenin önünde tutamayacak olmak. Zaten tutmaya yeltensem önce sen "Ne yaptığını zannediyorsun?" diyebilirdin. Kadınların hisleri çok gelişmiştir derler, hayatta belki de en çok inandığım klişe buydu. Hissedebiliyorum ancak ulaşamıyorum, nasıl ulaşmam gerektiğini de bir türlü kestiremiyordum. 


Herkese karşı mı böyleydin? Yoksa ben mi çok abartıyordum? Elim titrerken tahtaya kazıdığım çözümlerin bir kalbimde çözümü yoktu. Geçenlerde olduğu gibi yeniden gömmeli miydim her şeyi kalbime? Zaten üzüleceğim diyerek başlatmadan koşarak kaçmalı mıydım? Yoksa senelerce kimseyi hayatına almaman olasılığı üzerinde teoriler üretip, hayatıma kurduğum hayallerinle devam mı etmeliydim? 

Sevgi neydi? Sevgi karşındaki insanı tehlikeye atamayacağın kadar derin bir tutku ile susmaktı. 

Belki de bir gün güneş yeniden benim için doğardı ve ben bu derinliği seninle buluşturmak için bir neden bulabilirdim. O güne kadar bekleyebilirdim.

Soğuk bir kasım akşamı, yürüdüğümüz yollardan tek başıma geçiyorum yine. Ve hayatımı yeniden yoluna koyacak binlerce neden arasından bir tanesinin beni bulmasını diliyorum.

Güneşin bulutlar arasında el sallayışına müziklerle cevap veriyor ruhum. Küçük ama raflar dolusu kitapların olduğu bir dükkana giriyorum. Belki de bir kaç kelime ruhuma dokunacak ve beni bu karanlıktan çekip alacak diye umut ediyorum.

Elinde kocaman bir pikap ile bir kadın yanıma geliyor. Birlikte kitaplara göz gezdirmeye, bizi içine sürükleyecek hikayeyi bulmaya koyuluyoruz. Aklımda dolanıp duran tek şey, "aldığımız plakları dinlemeye zamanımız bile olmadı." oluyor. Belki de bir hüzünle gittikleri çöp kutusundan gerçek sahiplerine defalarca el salladılar, belki de doğru kişiyle dinlenmeyi bekliyorlar.

Kim bilir...




3 tane birbirinden farklı, bir o kadar da aynı yalnızlık hissini pekiştiren kitapla dükkandan çıkıyorum. Trafiğin içinde zamanı yavaşlatan ne varsa beni kitabın sayfalarını karıştırmaya itiyor;

"Kimsenin kimseyi yargılayacak durumu yok. Her insan kendi bilir çektiği acının boyutunu ya da yaşamında anlamının hepten yok olduğunu"                                 
                                                                   Paulo Coelho                       

Kim bilebilir ki ve kim neden yargılayabilir ki?

Yine evin yolu gözüküyor, ayaklarım geri geri giderken. Ancak saatin ibresi hızla yürütüyor beni. Kapıyı açıyorum, koşarak ağzına kadar dolu olan kül tablasını yeniden doldurmak üzere boşaltıyorum. Mumlarımı yakarak, sensiz boyamaya bile devam edemediğim odama kapanıyorum. Elimde kalemim baş ucumda kitaplarım bir şeyler karalamaya koyuluyorum.
"Üzdün bizleri gelecekten gelen ve her an içimizde bir sen olduğunu bildiğimiz adam"



Yalnızlığın gelecekteki en net şekliyle beden almış hali. Bir hayal ve zihninde yarattığın, sadece sesini işitebildiğin insana aşık olmak gerçeği.

3 sene kadar kısa bir sürede tüm duyguları bir süpürge yardımıyla bedenden süpürmek. Fazlasıyla depresif bir hayat. Sanal gerçekliğe tutulmak, kaçınılmaz son. Thedore Twombly gelecekte insanların yaşayacağı duygu durumu ve yalnızlığın pençesinde sürünen hayatların can bulmuş hali.

Büyük bir aşkın ardından, boşanma ile sonuçlanan ve hayatı derinden yıkılan bir adamın tüm hayatı gözler önünde. Sevgi yoksunluğu çektiği halde, kurumsal olarak çalıştığı "Sevdiklerinize Mektuplar" şirketinde iş ve hayat yorgunluğu yüzünden sevdiği insanlara bir mektup bile yazmaktan aciz insanların hayatına yön veren bir zavallı Theodore! Tüm yalnızlığından, satın aldığı bir işletim sistemi sayesinde kurtarabilmesinin derin hikayesi.

Günümüz şartlarında da yalnızlık ve depresyon toplumların en ölümcül hastalığı olmaya başlamışken izlenmesi gereken bir karakter.