"Derin sonunda dayanamayıp, kopardığı papatyalardan bir tanesini kitabının arasına yerleştirdi". 

Kulağına dolan acımalardan yavaş yavaş sıkılmaya başlamıştı. Yüzünü nereye dönse üzerindeki boş ifadesiz gözlerden bir türlü kurtulamıyordu. Annesi ise biricik kızının sonunu yazdığını bildiği için ağlamaktan başka bir şey yapamaz hale gelmişti. Yıllar önce ona arkasını dönenler bile hayatının merkezi olabilmek için sürekli bir yarış içindeydi. Derin ise ölümü, sindire sindire soluyordu. Yaşamaktan vazgeçmek değildi yaptığı, sadece her şeyden ve herkesten uzakta kalma fikri kanına girmişti bir kere. Yazın ortasında üşüyen bedeninin, umarsız çırpınışları arasında telefonu çaldı.

“Nasılsın?” dedi telefonun ucundaki ses.

Aylar önce duyabilmek isterdi bu soruyu ondan, hiçbir neden aramadan en derinden ve en samimi haliyle.

“İyiyim, sen nasılsın?”

“Yarım saat sonra yanındayım, bugün uzun bir gün olacak. Bekle beni... Seni seviyorum.”

Bir zamanlar âşık olduğu ya da Derin’in öyle olduğunu düşündüğü adamın sesiydi bu. Hasta olmadan bir çeyrek terk edildikten bin asır öncesi. İçinde olduğu sahte oyunun sahnelenmesine şimdilik izin veriyordu. Kendi hikâyesi başlamadan önce kestirip atamıyordu.  

“Peki.” Dedi onaylar bir homurtuyla ve telefonu kapatıp, battaniyenin altına geri döndü. “Seni seviyorum” kelimesinin güzelliği ve altındaki maske o kadar yalancıydı ki. Aylar önce duymak istediği sözleri, neden bu halde duyuyordu ki? Anlam vermeye de pek çalışmıyordu zaten.

“Derin! Uyandın mı?”  Eylül’ün sesiydi bu. Can yoldaşı tek arkadaşı, en çokta onu bırakıp gidecek olmak yakıyordu içini. Bu sancılı zamanları unutturamazdı artık ona, çok geçti ve bunun pişmanlığıyla doluydu kalbi.

“Odamdayım, Doruk aradı yoldaymış.”

Koşarak yanına geldi Derin'in, yatağının kenarına oturdu.

“Bu sabah sana kahvaltı hazırlayamayacağım için çok üzgünüm ama başka bir şey istersen getirebilirim.

“Şuan sadece seninle konuşmak istiyorum.” Gözlerindeki hüzün kendini ele vermeye başlamıştı. Dudakların dökülecek cümleleri defalarca duymuş ve ezberlemişti. Hiçbir şey söyleyemiyordu. Derin’in gözlerine bakmaya devam etti ve sustu.

“Tek kelime etme ve beni dinle lütfen. Bu kimse için bir son değil sende biliyorsun ve…”

“Derin yeniden başlama lütfen” diyerek sözünü kesmeye çalıştı. Ancak bu sefer engel olamayacağını biliyordu. Ezberlenen cümleler yerine oturmaya devam etti.

“Anlaşmıştık ama”

“Bu konuda seninle sonsuza dek anlaşamayacağım! Kusuruma bakma, hadi şimdi üstünü değiştir. Her şeyi hazırladım.”  

Eylül odayı hızlı adımlarla terk etmişti. Salona geçtiğinde kendini koltuğa bıraktı ve ağlamaya başladı. Bu istediği Derin için intihardan başka bir şey değildi ve savunması kırılmak üzere olan bir kale gibi beklemeyi sürdüremezdi. Kime nasıl açıklayabilirdi, nasıl müsaade edebilirdi? Onu asla yalnız bırakmamalıydı ve kendine defalarca söz vermişti. Bir yolunu bulana kadar pes etmeyeceğine inanarak ağlamaya devam etti.
Derin yataktan yavaşça kalkarken, midesinin gereksiz bulantısına inat olarak yazdığı şarkıyı mırıldanarak geçmesini umut ediyordu. Aynanın karşısına geçip kendisine baktı.

"Bu ben miyim?"

Rüzgârı hayal etti, tenine değip geçen serinliğini. Tıpkı eskiden olduğu gibi hissedebildiği ne varsa tekrarladığı gibi. Artık üşümüyordu, içini bir sıcaklık kaplamıştı bile. Karşısında âşık olduğu adamın gözleri duruyordu. Bu bir oyundu hala neden böylesine içten duygular ile yanıp tutuşuyordu. Kinci biri de değildi ancak hastalığının yarattığı mide bulantısından daha mide bulandırıcı olan oyunun senaryosuydu. Bu hislerden arınmalıydı artık.

"Kar tanesi hala giyinmemişsin"

Çirkin bulduğu bedenini saklayabilmek için tüm gayretiyle yatağa attı kendini. Bakışları ne zaman tenine değse sevgisi nefrete dönüşmeye bir adım daha yaklaşıyordu. Derin oyununu bitirebilmek için bu sevgiye herkesten daha çok ihtiyaç duyuyordu. Başta tek korkusunun sevgiyi unutmak olacağını sanıyordu ölünce, sonuçta sevecek bir şeyler kalmayacaktı yanında. Tam da o anda bunları düşünürken yüzünde bir gülümseme parladı. Çünkü sevmeyi değil, sevilmeyi bir zorunluluk yapan bu hastalıklı bedenini geride bırakacaktı. Kimsenin haberi olmadan geride kalacaktı her şeyi. Aylardır buna hazırlanıyordu ve başaracaktı.
Hiç bir şey söylemeden yatağın kenarında duran kıyafetlerini üzerine geçirdi. Koltuğun üzerinde duran çantasını alıp eşyalarını toparlamaya başladı. Dudaklarından tek bir kelime bile dökülmüyordu, kalbi deli gibi çarpıyordu.

“Bundan eminim” diye fısıldadı kendine.

Çantasını Doruk aldı ve ayakkabılarını giyene kadar evdeki kimseden ses çıkmadı. Derin kafasını kaldırdı Eylül’ün gözleri ile buluştu gözleri. Onaylayıcı bir baş hareketi ile deli gibi çarpan yüreğine su serpti Eylül.


“İşte başlıyoruz.” 

Size 6 Nisan Cuma akşamı katıldığım "PubStory" etkinliğinden bahsetmek istiyorum. Yeni yüzlerle tanışmak ve hayatınıza yeni hikayeler katmaktan keyif alıyorsanız kesinlikle katılmanızı önerdiğim bir etkinlik.

Günümüz ilişkilerinin katili olan cep telefonları, başları eğik gezen ve gözleri gözlerinize değse hayatları değişecek olan insanlar. Bu katili yeni arkadaşlıklar belki de yeni ilişkilerle doğru kanaldan bütünleştiren güzel topluluk. Sosyalleşmeyi sevmeyen insanların bile oyunun içinde gerçek benliklerini bulduklarına şahit oldum. Pub Story kısacası nedir? Oyun oynayarak hem eğlendiğiniz hem de yeni insanlar tanıdığınız bir etkinlik.


Cuma akşamı saat 9 civarında Kadıköy semalarında güzel bir barda başladık. İlk önce aldığınız bilete karşılık size 4 adet oyun puanı pulu veriliyor. Oyunun başlama saatine yakın bir zaman aralığında oyunun nasıl olduğunu anlatan kısa bir konuşma ile devam ediyor. Herkese verilen grup kartları sizi bir takıma dahil ediyor. Takımınız için savaşın ve elinizden geldiğince puan toplayın önerisini vermeden edemeyeceğim. Çünkü sonunda kazanan takımı güzel hediyeler bekliyor. Oyun yaklaşık olarak 3 saat sürüyor ve 4 aşamadan oluşuyor. İlk aşamasında ısınma turları atılıyor. Burada biraz sosyal olmak önemli bir hal alıyor. Elinizde telefonunuz ve biranızla ilerlerken birini yakalayıp "Oyuna var mısın?" demeniz çok önemli. İnsanların zaten "hayır!" deme şansı çok düşük, kendinize güvenin. Karşısına geçtiğiniz anda oyunu kabul ettiğinde taş-kağıt-makas oynayarak kimin görev verip kimin görev alacağına karar vermeniz gerekiyor. Kazanan seçimi yapar ! İyi şanslar... Kaybederseniz elinizde bulunan yani size başta verilen oyun pullarından birini karşınızdakine kaptırırsınız. Kazanırsanız ise siz ondan alırsınız. Oyun aşama aşama devam ederken, joker soruları ile ortamı karıştırmaya da devam edeceklerine garanti veririm. Sınırlarınızı zorlamaya hazır olun. Gecenin sonunda ise takımınıza ait zarfın içine topladığınız puanları koyup isminizi yazmayı unutmayın. Siz de kazanabilirsiniz.

Benim gibi ilk bakışta insanlarla konuşmakta zorlanan bir insanın bile zevkle oynadığı bu oyunu şiddetle öneriyorum. Her aşamada bambaşka sorularla sizi zorlamayı bekleyen insanların içine dalın ve siz de onları elinizden geldiğince zorlayın. Bu 3 saatlik eğlencenin içinde 3 farklı insanla güzel bağlar kurdum ve hala iletişim içindeyiz. Neden siz de kendinize farklı bir hikaye yaratmaktan uzak olasınız ki? Bu aslında Pub Story kadar yakın. Belki de karşılarız.

Ayrıca size 6 Nisan akşamının PubStory temasını da ekliyorum, düşünmesi sizden;



Güzel hikayelere ve güzel insanlara. İyi eğlenceler...


Her başlangıç bir vazgeçişti ve o yüreğindekileri anlatmak için dudaklarına asla ihtiyaç duymamıştı. Yüzündeki derin çizgiler kaderinin yolları değil hayallerinin oluşturduğu sahnelerin yıkıntılarıydı. Çocukken annesi, "Hayal dünyasından çık artık! Ayakların yere bassın." derdi. O ise asla kulak asmazdı. Zaten anlatmadığı sürece kim bilebilirdi ki hangi denizlerde yüzüp, hangi ovaların rüzgarlarına kafa tuttuğunu. Babasının hastalığıyla da bu şekilde öğrenmişti baş etmeyi. Hayallerinde kimsenin bilmediği şehirlerde gezerlerdi. 

Her sabah uyandığında koşarak yanına giderdi. Hüzün kaplamış uzun koridorun sonundaki aydınlık oda. Yatağın baş ucunda duran çiçekleri sulardı önce. Perdeleri sonuna kadar açardı, güneşi beraber selamlayabilmek için. Yatağın ucuna otururdu ve minik elleriyle saçlarını okşardı babasının. Yüzünü yüzüne yaklaştırır, burnunu burnunu sürterek onu güldüreceğini düşünürdü. Tek bir mimik bile oynamazken babasının yüzünde, o gözlerinin içine bakardı. Göz bebekleri büyümeye başladığı anda mutlu olduğunu anlardı ve sıcak bir gülümseme kondururdu boşluğa. İşte o zamanlarda öğrenmişti konuşmadan da insanlarla anlaşabileceğini. Diğerleri için hiç bir anlamı olmayan küçük bir hareket onun için bir çok şey ifade ederdi. 

Yıllar her günün yeni bir tekrarı gibi geçip giderken küçük kız büyüdü, saçları uzadı. Babası hasta olmadan önce her hafta gittikleri tiyatro oyunlarında izlediği sanatçılardan biri oldu. Her akşam sahnelediği oyunları, usanmadan sıkılmadan bir de babasının karşısına geçip oynadı, her defasında gözlerinin içine bakarak. Binlerce insanın alkışladığı sahnede olmaktansa babasının karşısında olmak içine ilham kattı. Her gün daha çok çalıştı. Daha çok okudu, daha çok anlattı babasına. Belki de hayatı boyunca en çok istediği rolü aldı o ay için. Heyecanına yenik düşmedi asla pes etmedi. Tüm senaryoyu tek yudumda ezberledi, karakterine büründü. Büyük akşam için bekledi tam 30 gün bekledi. 

Ölümün soğukluğunu da aynı gün tattı. Hiç bir cümle hiç bir duygu önüne geçemedi bu derin sessizliğin. Babasının soğumuş ellerini avuçlarının arasına aldı. Son kez baktı gözlerine, son kez veda etti. Oysa ki o akşam sahneleyeceği oyunu babasının da en az onun kadar heyecanla beklediğini biliyordu. Ambulansın iç yakan sireni ardında gizledi nefesini. Haykıracak hiç bir kelime kalmamıştı. 

O akşam babası için çıkacaktı sahneye, bu bir son değil başlangıçtı. Perde açıldı. Sahnenin önüne geldi, gözleri parladı. Sahneyi aydınlatan spotları perçinledi ruhu. Sessizlik çöktü. O akşam sahnede kendi hayatını oynadı, hayallerinde yazdığı her anı ölümsüzleştirdi. Babası yanı başında duruyordu. Elini uzattı. Elleri bir oldu ve beraber selamladılar sahneye akan alkışları. 

İşte şimdi ölümsüzleşmişti babası. Kalbinin derinliklerinde akan duyguları, yeniden dudaklarını kullanmadan anlatmıştı. Ön sırada ayağa kalkıp alkışlayan herkesin gözlerine baktı teker teker. Hayatı için akan gözyaşları, derin bir deniz oldu ruhunda ve hepsini babasının ardından sevgi ile gönderdi. 

Her sene bir kez sahneledi bu oyununu. Yüzündeki çizgiler, hayallerinin ürünüydü. Gözleri ise babasının gözlerinden görüyordu. Oturup tek bir nefeste izledi kendini. Gurur duydu ve sarıldı...

"Beni bir daha aramaman için sana bir neden verebilir miyim?"

"Böyle bir neden olduğunu sanmıyorum ama verebilirsin tabi."

Bu sözleri daha önce bir yerde okumuştum çok tanıdık geliyor. Midem bulanıyor, galiba bu kez gerçekten Dünya tuttu. Geçen geceye takılıyor düşünceler, bir şişe Jim Beam söyletmişti bunları bana. Ne hayaller ile çıkmıştım bu gece yola. Barın en kuytu köşesinde elimde telefon, saatin ilerleyişini irdeliyordu dilimdeki sözlük.

"Derinliğime daha fazla almak istemiyorum seni"

"Derinliğine derken, zaten yeterince derinin altında değil miyim?"

"Sana soru sormaya devam edersem senden vazgeçmek daha da zorlaşacak benim için."

İçimden bir ses elini tut ve son kez dudaklarına bizi birleştirecek öpücüğü kondur diyordu. Alkolün de etkisiyle yanaklarım iyice kızarmaya başlamıştı. Teninin soğukluğunu ilk kez o an hissettim.

"Bu kez kalbinin hızlı atmadığını biliyorum. Ben kimim ve biz neresindeyiz bu yolun diye sorular ile dolanmayacağım zihninin derinliklerinde."

İfadesiz bakışları daha da sertleşmeye başlamıştı. Gitmesi an meselesi sessizce beni dinliyordu.

"Bu bir hayal, gözlerine baktıkça gördüklerim sadece benim yarattığım gerçekler. Bir bütün gün yanımdasın ve sonra başka kadınların yanında olmak için uzaklaşıyorsun."

"Benim sende görebildiklerimi bir de sen görebilsen inan böyle konuşmazdın. Ancak haklısın bu bir hayal."

Ellerim terlemeye başlamıştı ve vücudum güneşin dünyayı ısıttığı kadar derin bir sıcaklık ile yanıyordu.

"Defalarca uyandırdım kendimi. Defalarca vazgeçtim bu belirsizlikten oysa bir belirsizlik yoktu senin için. Sadece ben bendim ve geçen saatler anı yaşamamıza bir adım oluyordu."

"Bu konuşmanın devamını getirmek istiyorsan durma devam et."

Onun ise devamını heyecanla bekleyen bir tavrı yoktu. Bunu zaten okumuştu daha önce ve orada öylece kalmasını umut ediyordu. Ne vazgeçebilirdi benden ne de bu şekilde devam edebilirdi.

İkimizden birinin bundan vazgeçmesi lazımdı, benim uzaklaşmam için onun kelimeleri yetmezdi. Yaşadıkları ve yaşayacakları kafamı karıştırmazdı. Zaten ben onun kim olduğunu biliyordum.

"Sen..."

"Evet sen, benim yeniden derinliğinde kaybolup sevmekten korktuğum adamsın. Artık gitmelisin çünkü bunu ne sen yürekten istersin ne de ben yüreğimin buna katlanmasına izin verebilirim."

Terli ellerimin arasında duran elleri kaydı birden. İfadesiz bakışları kifayetsiz kelimelere dönüşmeden önce boşta kalan ellerimi birleştirdim dudaklarında.

"Bir şeyler duymaya ihtiyacım yok. Sen de en az benim kadar iyi biliyorsun. Ben senin içindeki o insan değilim."

Karanlığın içinde kayboldu sureti yavaş yavaş. Arkasına bile bakmadan gitti yanımdan. Olacak olan buydu, kaçınılmaz bir sondu ve artık gerçekleşmişti. Yıllar sonra yeniden bir yüz daha kaybolmuştu gözlerimden.

Derin bir nefes aldım, arkamı döndüm arkadaşlarıma baktım. Acılı bakışlarının ardına bir tebessüm iliştirdim. Ağlanmayacak kadar belirgin bir duygu patlıyordu damarlarımda. Ruhum yeniden özgürlüğün alaca karanlığında esniyordu. Taburenin üzerinde duran viski şişesini diktim kafama. Sıcaklığı midemi kavurmuştu ve ben bunu hak etmiştim.

Eve vardığımızda sabahın altısıydı ve ben tüm hüznümü kapının önünde kusmuştum. Sadece uyumak ve bir süre daha sevgi dediğimiz kavramın yıkıntılarından uzak kalmak istiyordum.

Bu olası bir senaryoydu ve bir gece vakti gideceğim partinin biletine kelime kelime yazılmıştı.
Gözlerinden akan yaşlar şiir oldu bu gece.
İçimde sakladığım her şeyi;
Kendi yaratmış gibi dizdi önüme. 
Önce ruhu kamçıladı anılar,
Acı bir tınısı vardı.
Hafif gri...

İstemeden vurdu küreği toprağa.
İstemeden savurdu geçmişi dört bir yana.
Şişman kedi ile yaralı kuş;
Şarkı gibiydi yaraları.
Ve bakışları ile sardılar hepsini.

Tek yöndü ilerledikleri yol,
Ne bir çıkış ne de bir dönüş...
Mutluluklarını seyretti sadece.
Baştan aşağı ürperdi.
Sevemiyordu kimseyi,
Kimselere de izin vermiyordu yüreği.

Damlalar kurudu;
Boğazında...
Ölümdü bu gece.
Ya ölüm ya ölüm.
Semeri koptu atın bir kere. 

Zaten kahveyi de yarısı sıcak;
Yarısı soğuk su ile severdi.
Biraz süt ve tek bir şeker.
Unutulanlardan değildi o renk. 

Bu gece de en az,
Diğer geceler kadar unutulmaz...
Olmamalıydı. 

Katlanması güç çığlığı,
Tek bir nefeste içti.
Seneler dümenini kırmamıştı.
Ve biz değişmiştik.
Çoğul değildi kelimeler,
En azından ben susturmuştum.

Yalnızlıktan korkan,
Ben değildim...
Ölü Ozanlardı.

Kapıdan çıkanın ardından ağlayamamak mesela. Zorlarsın kendini ve yere çöküp hıçkıra hıçkıra içini dökmek istersin. Yanlışları kendinde ararsın çoğu zaman. Zaten istediğin bellidir, ya da belli etmek istediğin...

Sonra sevmek istersin yeniden, doya doya sevmek birini. Artık içini hüzün kaplamıyordur ama yine de belli edemezsin.

"Senelerim harap olmuş birilerinin ardından" diye diye uzaklaşırsın yeni umutlardan.

Ağlamak istersin, ağlamak tüm geçmişi silercesine. Sonra bir karar verirsin kendince; "Dumanı tütmeyecek evin bacasını harlama" dersin. Sevmek istedikçe gömülürsün puantiyeli masa örtüsünün dikişlerine. Zaman yavaş akar, sen güzel geçtiğini hayal edersen.

Yine ağlamak gelir, yaptığın yanlışların karşısında kadeh kaldırırken. "Anı yaşadım ve mutluydum" dersen düğüm olur kelimeler dudaklarında.

Kelimeleri dökersin bir insan için kalemin ucundan ve o bilmez bilemez. O olduğunu zannedenler de yanılır zaten. İstediğin olmaz, istemediğin kapındadır. Bilmem ki kaç kadeh boşaldı, kaçı zihnimi boyadı. Kaçı benliğimi aldı ve kaçı lanetler okudu.

Zil çaldı, gelen kim? Gecenin bir yarısı kim dayanır ki kapıya?

Uyandım bu bir anı belki de rüya, ne gelen vardı ne de gelmek isteyen. Yine sözcükler dilimde asılı kaldı. Sevilen yok seven yok. Sustum, sustukça dilim damağım kurudu. Kendimle savaştım yoruldum, yoruldukça da sustum.

Yanağına iki buse kondurdum, korkudan dudağım uçukladı. Baktı dudaklarıma, iki parmağı ile dokundu usulca. İyi geceler, evet iyi geceler dedim ruhuma.
"Sevdiğini söyleyemeden vazgeçmekte ayrılığın başka bir parçasıydı ve onların sevdikleri varken size öyle birisi olmadığını söylerlerdi." 



                                        "Why Do Fools Fall In Love"


Her kuş zamanı geldiğinde uçması gerektiğini bilir. Küçük bir kanat çırpışı, dünyanın sonsuzluklarını tatmak için gereken büyük bir cesarettir. Bir çırpınış, onlara ya pes etmemeyi ya da düştükleri yerde ölümü beklemeyi öğretecektir. Biz insanlarda ise böylesine cesaret gerektiren olaylar karşısında çoğu kez bir kurtuluş hayali vardır. Peki, bu kurtuluşu sağlayacak olan şey nedir? Kendi içimizde, derinlerimizde bulduğumuz bir güç mü? Yoksa zavallı bedenimize uzanmasını düşlediğimiz bir el mi? Bunun cevabını kim verebilir ki. Hayatta tek yaptığımız, cevaplamaya bile cesaretimiz olmadan tonlarca soru sormak.

Aslında tam da bu kısım, hayatı güzelliklerinden çok zorlukları ve zalimlikleriyle görmekten gelir. Zaten kim dünyanın en mutlu insanıyım diyebilmiş ki? Nitekim en mutlu insan benim diyenler bile, içinde bulunduğu yaşın ve yaşanmışlıklarının peşinden sürüklediği binlerce çöp taşır. Peki, hepsi bir yana sevdiğiniz insanın gözünde bir ilah haline geldiğiniz o anda; size kalan tek şey sizin için biriktirdiği çöplerinden arta kalan yalnız bir ruhtan başka bir şey değildir.

"Ah siz, zavallı siz! Değer verdiklerinizin duygu ve düşüncelerini, kendinizi hiçe sayarcasına önemseyen siz."

Hayattan soğuyup, uzaklaşacağınızı hissettiğiniz o geçmiş anlar yeniden kapınızda. Üstelik kilidi kıran kişiler; anahtarı sonsuz bir derinliğe fırlatmış gibi.

Yalnızlık ve bitkinlik, biraz güvensizlik hatta herkese bir paranoya ile yaklaşmak.

Ne yapacaksınız? Geri dönüp baktığınızda bir sürü hata ve pişmanlık. Böyle ilerlemeye devam edecek misiniz? Yoksa hepsine bir son verip bu sıkıntılı ruh çatlatan depremlere elveda mı diyeceksiniz?

 Kimsenin size "üzülmeyin geçecek!" demesine aldırış etmeyin. Bir gün elbette olup bitenlere aldırış etmeyeceğiz. Çünkü ya yeni insanlar o gücü bize geri verecekler ya da alışmışlığın getirdiği acıya umursamazlık etmeyi öğreneceğiz. O günler gelene kadar alınacak en güzel tavsiye, sıcak bir duştan sonra her şeyi geride bırakacağınız derin ve mutlu anıların olduğu bir uykuya dalmak.



Mutluluğun derimin altında gezindiğini hissedebileceğim ana dek yürüdüm bugün. Kara bulutların ardından yüzünü göstermeye başlamıştı güneş. Mutlu olmanın anlamsızlığını  her adımım ile gerçek kılıyordum. Neden bu his vardı? Cevabını bildiğim soruyu içimden sadece tekrar ediyordum.

Sabahın sekizinde başlamıştım hayallerimi zihnimde dans ettirmeye, yaklaşık beş saat sürmüştü. Pencereden biri dikse gözlerini deli zannederdi. "Niye dans ediyordu bu kız?"

Sonra bir an geldi ki tüm enerjimi tükettiğini hissetmeye başladım. Bunlar sadece benim ruhuma tuttuğum zihin oyunlarıydı. Hiç bir gerçeklik payı yoktu.

Yastıklar dolusu koltuğa bıraktım kendimi. Kanımda dolaşan serotonin, kahve ile ayakta durmaya çalışan yorgun savaşçı ile baş edememişti. Beş saatlik mutluluğum saniyeler içinde umutsuzluk ile hırpalanmıştı. Saatlerdir yemek yemediğimi fark etmeme neden olacak kadar mutsuzdum şimdi. Kaçmalıydım, üstümü değiştirip sokağa atmalıydım kendimi.

Yürümeye başladığım anda mutluluk yeniden bedenimi sarmaya başlamıştı. Bu kez kendini kontrol edebiliyordu. Delirmişcesine oradan oraya saldırmıyordu hayallerim. Küçük bir tebessüm yerleşti dudağımın kenarına. Sokaklar sessizdi, güneşli bir gün için fazlasıyla sessizdi. Devam edeceğini düşündüğüm huzur ve mutluluk hissi dönüş yolunda yavaş yavaş yok olmaya başladı. Doğru kanalda hissedebileceğim kadar yaşamıştım ve fazlası beni büyük bir hüzne iteceğinden zihnim durmasını emretmişti.

Beş saatlik hayalimden bir türlü vazgeçememiştim ama bir şekilde sınırlamıştım. Önce sakinleştim, sonra dağılan parçalarımı topladım yeniden birleştirebilmek için.

Olmayacak şeylere bağlanmayı ne kadar da severdi ruhum. Ancak unuttuğu bir şey vardı. Eskisi kadar kolay sürüklenmiyordum nehrin akıntısında. Yine içime kendime döndüm, ne hissettiysem ve ne hissedeceksem asla ihanet etmeyecek olan kişiye.

Garip bir hüzün var bu gece içimde. Yaşamak istediklerimi ötelediğimden midir? Yoksa içime kapanmaya korkmaya başlamamdan mıdır? Bir türlü çözemiyorum. Ruhumun mutluluklar ve tebessümlerden beslendiği zamanları özlüyorum, özlediğim kadar da istemiyorum. Geçen senenin soğuk acılı duvarlarına çarpmak istiyorum. Sorumluluklarımı yeniden bir kenara itmek. Yaşamıyormuşum da aslında yaşamışım gibi göstermek istiyorum.

Kimseye güvenmemeyi ve kırıklarımı toplarken, kesilen bileklerimin acısını da özlüyorum. Olmayacak şeylere bağlanmadan ilerlemek yeniden. Garip bir hüzün var mutluluklardan doğan yalnızlıklardan pay alan. Karanlıktan uzanan ellerin toprağa çekişi nefesimi.

Anlatıyorum ama anlayan yokmuş gibi. Eski mutlulukları da özlemiyorum, yeni umutlar yaratacak zamanım var biliyorum. Ne özlenmek ne de özlemek hepsi uzakta kalmalıymış hissiyatı kamçılıyor dizlerimi. "Sen kimsin?" diyor bedenim ruhuma. "Ben yokluğun yarattığı acının bir haykırışıyım" diyor.

Gecelerde yaşamak, gündüzleri sepete atıp uykularda kaybolmak. Kendinden vazgeçmek bir şekilde. Nedensizce vedalar etmek. Nedensiz dedim ya devamını getirmemek bu yazının bile.

Yıkılışım sadece; Dikemediğim bayraklarıma. İnandıramadığım hayallerime. Yok olan hislerime.

Sendeleyip durduğum hayatta elimden tutup kaldıranın yine kendim oluşuna ve yalandan gelen vedalara.

...

Yüzleşmek adı altında yazdığım "Çırpınışlara Bir Son" adlı yazım "Sis Dergisinde" online olarak yayınlandı. Yazar sayfama beklerim :)


Bugün belki de yıllarca çalışsam yine de ulaşamayacağım doktorluk hayalimi 5 buçuk 6 saat civarında yaşadım. Her şey göründüğü kadar kolay değildi aslında. İstanbul'un görünmeyen yüzü gözler önüne dökülmüştü bir anda. Bir sürü insan tanıdım ve yine kollarım hepsini sarmaya yetmedi. Başımda kocaman bir ağırlık olarak kaldı bu hüzün.

İlk durağım, daha önce hiç yapmadığım şekilde, saatlerimi yolda harcayarak buz dağının görünmeyen kısmına doğru bir yolculuk yaptım. İndiğim yer İstanbul'un bir köyünden ziyade daha çok doğuda derme çatma evlerin bulunduğu sırtlarında çocuklarla kadınların dolaştığı, ellerinde tespihler daha 18 yaşında bile diyemeyeceğim oğlanların ağalık tasladığı bir yerdi. Güzel doğası olan köyleri, yoksulluk adına bırakıp sefaletle hayata tutunmaya çalışan insanlarla doluydu. Gözlerimde binlerce öfke onları bu hale düşüren cahillikti. Cahillik mutluluk getirirdi derken, binlerce hüznü saklamaya da yetmediğini bir kez daha gördüm.

Küçük bir oda içerisinde 10 tane odanın bulunduğu küçük hastaneye varmıştım bile. İçeri girdim ve uykusuz gözlerle yaralarına çare arayan insanların uykulu gözleriyle karşılaştım. 16 numaralı odada beni bekleyen koca yürekli aile dostumuzun yanına gittim. Montumu astım ve masaya oturdum. Sabahın kör karalığından beri bekleyen hastalar olmasına rağmen sistem günün aydınlanmasıyla çalışma başlamıştı. Hastalar sıraları olduğunu unutup, birbiri ile yarışırcasına çat diye odalara girerek doktorlara "Hocam lütfen bana zaman ayırın" diye yalvarıyorlardı. Üzgündüm çünkü hepsine aynı anda yetecek kapasite maalesef sağlanamamış hem çalışanlar hem de hastalar duygularını kaybetmiş, robotlar gibi kavga edip ağza alınmayacak kelimeler sarf etmeye başlamışlardı bile.

Kapı yarım aralandığı anda yaşlı karı koca karanlıktan aydınlığa doğru yanımıza ilerledi. Kadının çok ağrısı vardı belliydi ancak kocası ağzını açmasına müsade etmiyor, kolundan sürükleyip duruyordu. Öfkeyle dolmuş olmama rağmen sessizce izlemeye devam ettim. Röntgenleri ana sayfaya düşen kadının zamanında çenesinin kırılmış olduğunu fark edince şüpheyle neler olduğunu sorduk. Yine gereksiz kocası kadıncağızın konuşmasına müsade etmeden lafa dalıp, trafik kazası geçirdiğini anlattı. Ardından bana dönüp "Yaşlandı, yaşlandı üzülme hoca hanım" dedi. Söyleyecek çok sözüm olmasına rağmen, ağzımı bıçak açmıyordu ve donuk gözlerle kadını izliyordum. Bu derin öfke dalgasını atlattıktan sonra aşağı kata röntgen odasına doğru yol almaya başladım. Küçük bir kız daha 10 yaşında olacak ki, bir elinde 3 buçuk aylık erkek kardeşi diğer yanında 3 ya da 4 yaşlarında ki kız kardeşini hastanenin boğucu havasında sakinleştirmeye çalışıyordu. Büyük ve sonsuz bir saygıyla yanına gidip yanağını sıktım. Çocukluğunu yaşayamadan büyümüş olan neslin temsiliydi sanki.

Öğle arası çoktan gelmiş ama doktorlar odalarından anca çıkıyor, hepsi arka kapıdan hastalara gözükmeden yemek yiyip bir sigara içebilmek için kaçıyorlardı adeta. Hastane yine de boşalmamıştı, yeni kayıtlar, yeni hayatlar filizlenmeye devam etti sıralarda. Bir kaç kişiyle daha konuştum, sakinleştirdim iyi olmaları için elimden geleni yaptım. Maalesef ki gerçek bir doktor değildim ve onları iyileştiremiyordum. Buna dayanamayıp gitmek istediğimi söyledim, zaten saat neredeyse 4 olmuştu bile.

Öfke ile karışık hüzünle kendimi yola attım. Ellerinde, çöp kenarlarından topladıkları ekmekleri poşetlere koyan çocukları gördükçe kendime de kızdım defalarca. İnsanları böylesine acılar çekmeye iten sisteme ve dünyaya karşıydım bir kere. Beton yığınlarının altında ezilen hayatlar gözler önündeydi ve çoğu aslında 18 yaşına geldiğinde ölüydü sadece gömülebilmek için bedenlerinin çürüyeceği yaşı bekliyorlardı. Buna bir çözüm bulamıyordum, kalbimde bu güzel insanların yaralı hayatlarıyla yaşamak büyük bir ağırlık vermeye başlamıştı bile.

Tek istediğimizdir ki insanlardan, güçleri yettiği kadar gördüğü ve ihtiyacı olan herkese bir yardım eli uzatması. Biliyorum bir anda bir kaç kişi toplanıp tüm dünyayı yaşanır hale getiremeyecek. Bu asla olmayacak. Ancak çoğunun saflığının altındaki güzellik konuştukça kendinizi de anlamanıza yardım edecek. Hiç bir çocuk züppe ve kendini bilmez insanların geri de bıraktıklarıyla hayata tutunmamalı.

İşte bu yüzden derim ki ben bu dünyaya ayak uyduramıyorum, kalıplarına sığamıyorum ve kendime bu dünyayı sevdiremiyorum.
İnsanlar çok kötü ve insanlar çok güzel.
"Kinyas ve Kayra" kitabıyla tanıştıktan sonra zihnimin en derinlerine kazınan yazar. İlginçtir ki çok sevdiğim romanların son 10-20 sayfasını bir süre asla okumam. Kendimce alternatif sonlar yaratır, karakterleri okurken canlandırdığım sürecin küçük sancılarını sindiririm. Kinyas ve Kayra kitabında da aynı süreci yaşarken 2003 yılında çıkartmış olduğu kitabı "Piç" bir anda ellerimin arasına düştü.

Duvarlarımı sayfalarının süslendiği "Kinyas ve Kayra" kitabında hayatın olağan düzeninden kaçmaya çalışan karakterleri, bizlere derin ve bir o kadar da akıcı bir dil ile aktaran Hakan Beye sonsuz teşekkürler.

Büyük bir merak ile "Hayatıma asla girmek istemeyen aşkın, bir piç tarafından ziyan edilmemesi dileğiyle" okumaya başladığım kitap 2 gün içerisinde damarlarıma nüfuz etmeye başlamıştı bile. İlk defa hoşuma gittiği halde sonunu beklediğim bir kitap ile karşılaşmıştım. Herhangi bir son bulamıyordum. Nitekim tahminlerimin de çok dışında bitti. Bambaşka bir dünya hayal ederken sıradan bir kaçış bekliyordu hikayeyi.

"İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihanete uğramıştır.Ancak sadece zamanın lehine işleyen zamanla zekasının katili ve kurbanı olan insan, intihar etmeyi utanç verici bulmuştur." cümlesi ile başlıyordu hikaye.

Dört yakın piçin sınırlamaktan kaçtıkları hayatlarının sonunu yazan bir yapıt oluyor. Barbaros, Afgan, Cenk ve Hakan...

"Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünürler. Oysa hiç bir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir." diyor.

Kinyas ve Kayra'da olduğu gibi bir Hakan karakteri daha gözler önüne sürülüyor. Kendi kurtuluşunu kendinden uzak yazıyor.

Ne yaptığını ve ne yazdığının bilincinde olan bir yazar. İçimizde sakladığımız kişilikleri ve öğrenmekten çekindiğimiz kültürleri hiç çekinmeden kaleme alıyor.

Bir sonraki hedefimi "Zargana" adlı kitabına çeviriyor ve nedensizce özdeşleştirdiğim şarkıyı paylaşıyorum.