Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir konuydu. Küçük bedenlerin rol model aldığı büyüklerine karşı besledikleri karşılıksız ve sonsuz sevgi.

Bir umut, yol gösterici çoğu zaman hayat kurtarıcı insanlar. Aslında öğrendim ki rol model olabilmek için çok tanınmak veya emeklerini sürekli göz önünde hayata geçiren insanlardan olmak gerekmiyor. Evrilmenin bile en başına döndüğümüz de yeni doğan bebeğin gözlerinde, annesi ile babasının karakter paylaşımını gölgeler halinde izleyebiliriz. Belki bir abla yahut ağabey, ne fark eder...

Önemli olan tek şeyin insan olabilmekten, sözcükler ve mimiklerle kendini ifade edebilmekten geçtiğidir. Büyük olaylardan küçük beklentiler içine girerek anı yaşayabilmek. Karşılıklı değer biçmek hayata ve arkadaş, sevgili, dost bir şekilde ayrı yollarda da olsa kesişme noktalarında mutluluğu yakalayabilmek.

İçlerimizi dolduran boşluğun, altını çizerek söylüyorum boşluğun, bizleri yanlış insanlara ve olaylara itmesini önlemek. İnsan sarrafı olmaktan da bahsetmiyorum aslında gerekte olduğunu zannetmiyorum. İnsanın en başta ne olursa olsun kendini bilmesi gerektiğine inanıyorum. Kendisini tanıması gerektiğine...

Kendini bilen bir insanın yanlışlar karşında alacağı tavırda ona ya büyük bir ders olacaktır ya da sonsuz güzellikte geniş kapılar açacaktır.

Karşılıksız sevilmenin ve sevmenin. Bir kez gördüğünüz ama gözlerinin derinliklerine indiğinizde gördüğünüz güzelliklerden kaçmamanız gerektiğini biliyorum artık.

Yeni insanlarla tanışmaktan korkmamak mesela. Yeni hikayelerin sonunu saniyeler içinde kazımamak ruhun kıvrımlarına. Hayata lanet edilse bile iyi kötü herkesi, her olayı büyük bir hayranlıkla izlemek sevmek.

Şimdi camı açıyorum, rüzgar eserken saçlarımın ardında bıraktığı hissi seviyorum. Kuşların kanat çırpışlarının yarattığı paradoksa hayranlığımı gizleyemiyorum. Bir kelebeğin hayatının bile bizde yarattığı düzensizliği görmemezlikten gelemiyorum. Artık daha derin ama düzenli duygular. Sevgiler uç değil daha yaşanası, dostluklar uzak değil daha çok ele avuca sığan tarzda. Yağmur damlalarının tenimi ıslattığı geceleri seviyorum sokaklarda. Nefes alabiliyorum, ne kadar zorluk olsa da baş edilmesi gereken şimdi de gelecekte de iyi bir rol model olabilmek için çabalamaya devam ediyorum.

Bizler hala insanız ve duygularımızı sonuna kadar yaşayıp, her engeli aşmayı bir şekilde başarabiliriz.

Derin bir nefes daha ve şimdi açıyorum gözlerimi güneş batmak üzere, kuşlar ağaçlara tünemeye başladı bile. Çocuklar sokaklardan toplarının alıp evlerine koşuyor. Her biri büyük insan olacak yakında, her biri en güzelini hak ediyor bu dünya da, neden önlerini kapatalım ki şimdiden.

Betonları yakın yıkın sonsuz maviliklere, geçmişe şükredin öğrettikleri için ve geleceğe sevgiler dolusu kucak açın. Şimdi bahara tüm bedeninizle ruhunuzu akıtın. Toprak dünya ve içinde bulunan tüm insanlar sizin bir parçanız. Heyecandan, bekleyişlerden, öfkelerden, acılardan ve ölümlerden kaçmayın.

Çıldırmakla çıldırmamak arası, kıskanacak hallere düşüp kalkmak ötesi. Derin desen bir derinliği olmayan. İçinde tatlı yüzünde ekşi bir tat bırakan. Neredeyse 2 buçuk senedir hissedilmeyen...

Taktik yok, bam bam bam...

Hayır bir saniye öhöm;

Güzel bir bekleyiş, uyuyamamak mesela. Sonra geçmek bilmeyen zaman ve ayarında bazı şeyler. Sigaranı yakamadan attığın sokakta ilerlerken, tek bir günü anımsamak tek bir sahneyi yaşamak. Kahve tadında kendine getiren, bira tadında kendinden geçiren.

İŞTE BU !

Dünyevilikten uzak, maddiyatçı toplumun içinden sıyrılmışlık misal. Dakikalarca edebiyat, belki sahte ama kulağa hoş gelen iltifatlar. Uçsuz bir güvensizlik içinde derin bir umut beslemek.

Hepsinden önemlisi anı yaşamak, gelecek gelecekse tadını çıkarmadan gitmemek. Yaşarken ölümü tatmışken tüm ruhunda, kısa günün saatlik heyecanını yaşamak..

"İsyan olmuş deprem olmuş 

Yuvam, sevenim, annem dilsiz sırdaş, melek olmuş, sağır 
Mahrum her sözüm çığlık, feryat, figan olmuş 
Gül canım kızım, siyah halinden sorumlu var..."

Eve döndüğümden beri kapılar sanki yokmuşum gibi üzerime kitlenmeye başladı. Anahtarı bulana kadar evden çıkamayacak kadar zaman harcıyorum...

Bir hafta süren mutluluğumun ardına sinsice gizlenen anksiyetem bu sabah kendini büyük bir yoksunluk kriziyle ele verdi. Zaten geçirdiğim insomnia beni yeterince yormuyormuş gibi. Birde iyi mi acaba diye insanlara deli gibi sorduğum dakikalar uçup gidiyor hayatımdan. 

Göz yaşlarıma şahit olan yastığım bile artık benden nefret ederken, buzdolabının acı tıkırtısı eşliğinde sabahın 7sinden 8e kadar karşısında oturup döktüğüm tonlarca yaş. 

Yine nefes alamadığımı hissediyorum, kayboldum bugün. Işığa doğru koştukça karanlığın içinde sürüklenip duruyorum. Masamda tonlarca ilaç, bazen hepsini aynı anda içip gerçekten ışığı yakalamak istiyorum. 

Aylar sonra bugünlerden birinde terk edildim, ne saate bakabiliyorum ne de geçen günlerin ismine. 1 yılı devirmeye az kala çaresizlikten ölmenin yanı sıra, duruşumu takdir edenlerin gölgesinden de kaçamıyorum. Benim için büyük travma devam ediyor ya sende havalar nasıl bugünlerde. Eminim ki mutsuzluğunun içinde çok mutlusun. Adı "bir ben" olan büyük bir dert yok başında ve ne kadar hayat seni yorsa da mutlusun. Öyle de olmaya devam et. 

Benim için uyku denen bir güzellik yok hala, deli gibi canımı yakmaya devam ediyorsun farkında olmadan. Daha önce birini hiç bu kadar üzmüş müydün? 
Neyse sana kızmıyorum zaten, en azından parçalanışımı karşıma geçip izlemiyorsun. Uzak durmakta da haklısın sonuçta hayatını yoluna koyman gerekli. Bu yüzden kızmıyorum sana. 

Peki, birinin hiç benim kadar ihtiyacı oldu mu sana? Tamam haklısın, yardım etmek zorunda değilsin sonuçta ben, senin için yoldan geçen herhangi bir insanım artık...

Söylemiştin yaralanacaksın, daha çok üzüleceksin bu hayatta diye. Sadece bu yarayı senden beklemediğim için affet. Ve tabi sende açtığım yaralar yüzünden beni terk edişini affet. 

Her güzel şey bir gün biter, zaten kim ister ki bitmesini ancak biter işte canın sağ olsun. 

Bir "Adamlar" konseri yok ki gidelim, iki kafa dağıtalım. 

"Abi kafanda kurbağa var Abi kafanda kurup kurup Vuruyosun oğa buğa Yaşlı bi kurbağa var Bin yaşında var Başında sis var kurbağanın Altında sen var Sen bi salondasın, sanıyosun ki okyanustasın ama işte Salondasın, yanında ismet var İsmetler gider ismetler kalır Sen başarırsın ismet sevinir Gerisi eski püskü boktan sandıklarda çürür Sen düşersin ismet kaldırır..."
"Rafadan Salçalı grubuma ithafen artık 5 kişiyiz, gönül isterdi ki 6 olsun. Durup dururken grubun neşesi olurken bir anda dertlerimle boğmayayım diye..."

Rapor teslimi için çılgınca hocaların peşinden azimle koşturduğum günün sonunda, topladım bizimkileri çaya bize. Birde gözleme patlattım hepsine en özelinden, vur patlasın çal oynasın. Makara kıyamet, akıl oyunları, şakalar takılmaca. Sonra birden durdu zaman güneş parlaklığını kaybetmeye başladı. Demlikler boşaldıkça içimde büyük huzursuzluk, yeniden geceye yalnız bir giriş...

Sevdicekleri yanında hepsinin, mutluluklarına ortak olurken büyük bir kalp ağrısı ve hüzün. Birtanelerim asla beni yalnız hissettirmezler ancak, boşluğu bir türlü dolmuyor işte. Neşemin yanında, büyük bir boşluk geçmiyor yüz üstüne çıkıveriyor bir anda ben bile farkına varamıyorum...

-Cansın kardeşim niye düştün bu kadar ?
-Düşmedim, noldu ki?
-Sessizleştin, nerede mahmut abi?

Taktım sigarayı dudağıma;

-Burada mahmut abi gitmez siz korkmayın...

İçimden başladım anlatmaya 

"Sene 2014 o zamanlar mutluyuz tabi..."

Ne astım denen illet var ciğerlerimi söken, ne canımı canımdan söken kalp ağrım. Bir bardak çay daha doldu önümde. 

Sahi neydi yarısına kadar sıcak su, biraz soğuk su ve süt tozu 2-3 şeker ile içerdin kahveyi. Kahve içmeyi de bıraktım, limonlu çaylarda gitti benden...

Bu hafta yüzüme taktığım mutlu maskeyi kalbime takamadım yine. Atölyede tartışacağımız kitabın kapağını bile açamadım daha neler?
İlker de sordu "Neden artık yanıma gelmiyorsun?"

Neden bir çok şey varken bir çok şeyi yine yapamıyorum... 

Neden Mart ayı bu kadar hızlı geldi ve ben seni yine göremiyorum. Şimdi sen iyileşince ben okula gelmeyi yeniden bırakacağım. Herkesle şen şakrak eğlenirken okulda, yine bırakacağım. Görmek istemiyorum seni ondan sanırım. Nefret etmek istiyorum, içim soğusun gideyim senden diyorum. Zaman beni içine hapsediyor. Alıştım diyorum, adını duyunca alevleniyorum. 

"Nereye kadar daha kaçacaksın?" diyorlar. Kaçabildiğim kadar...

Alışamıyorum, anı patlamalarım azalsa da gelince dalgası boğulmadan çıkamıyorum. Kilo da verdim oysa yine de  güvenemiyorum. 

Bir rapor için günlerimi verirken gözyaşları ardında, dergi için nasıl yazı yetiştireceğimi bilmiyorum. Sığınacak liman da bulamıyorum kendimden başka, kayboldukça kayboluyorum bu zamanlarda.

Kafamı seninle dağıtıyorum, seninle topluyorum. Ne zaman bitecek bu işkence diye sürükleniyorum yokluğunun pençesinde.

Alev alev yanıyorum, hala görmemezlikten gelmeye devam ediyorsun...
Bu aralara iç huzurumu sağlayabilmek için resimler karalamaya başladım. Tabi ki her zaman olduğu gibi yetenek olduğunu düşünmüyorum..




-Jean-Paul Sartre-


Yazılarımı dergilere göndermekten, az kaldı pes etmek üzereyim. Ve bu aralar krizlerimi çok yoğun yaşadığım için, arkadaşlarıma sığınıyorum. Sığınırken, kaybediyorum bazen ama bekleyin beni yeniden döneceğim diyorum. Her sabah laboratuvar olduğu için erken vakitlerde uyanıyorum, zaten pek uyuduğum da söylenemez..

Sakinleştiricilere düşmek istemiyorum yeniden, antidepresanlar...

Neden düzelemiyorum, nasıl bir ayrılıkmış bu diyorum kendi kendime. Her gün ruhumda yeni bir acı keşfetmeye devam ediyorum. Yağmurların bazen seni bana geri getirmesini umarak koyuyorum kafamı yastığa ancak hüsranla uyanıyorum.

Şiirlere tutuldum bugünlerde, Erol ile vapura bindik geçenlerde mesela. Şiirler okuduk martı sesleri ve hafif esintiler eşliğinde.

Ve hala büyük bir boşluk yokluğun, başka insanlarla gülüyor olman canımı yakıyor. Mutlu olmana sevindiğim kadar, seninle yeniden gülemediğim için üzülüyorum. Aşktan yana, senden yana bir beklentim kalmadı zaten, sadece kısa kısa umutlar içimde olmayacağını bildiğim ancak beni ayakta tutan.

Bir sürü defter aldım, bir sürü yazı, hikaye, çizim hepsi sen.. Tek bildiğim eski sen oldukları artık. Vazgeçemediğim..

Sezen ablaya takıldım bir de yeni albümünden bir kaç parça beni benden aldı..

Acıyı seninle tanıdım, sensiz yeneceğim olsun. Bir daha kimseyi böyle sevemem ama yeniden terk edileceğimi de biliyorum. İlişkiler bana göre değil, kendimi odama kapatıp saatlerce sanat, edebiyat duvarlar boyu yazı seansları. Tek istediğim bir an önce bitsin şu okul ve kazanabildiğim şeylerle, insanlara güzel şeyler katayım başka bir şey değil derdim.

Kısa bir şiir ile;

"En güzel kelimelerden
cümlelerden kurdum
sayfalar dolusu yazılar yazdım
sana dair!
ama
Yetmedi yetmedin yetiremedim!

Hani nasıl desem?
uzun bir aşk öyküsü anlatımı tadında
kısa bir şiirdin sen,
bitmedi..."

Karşılıksız da olsa hala onu çok sevdiğimi biliyorum. Çevremde bana değer veren kim varsa "Sevilmediğin halde, neden kendine bu işkenceyi çektiriyorsun hala" sorusunu kendimi dinleyerek buldum;


"Sevgi" evrensel bir kelime olmakla beraber fazlasıyla öznel de bir kavram. Ben aylardır kendimi dinleyerek gerçeğe ulaştığımı biliyorum. Çok acı çektiğimi ve sonuçlarına da katlanmak zorunda olduğumun gayet tabi farkındayım. Ancak kendimi bulduğum insanı, birincisi unutmak kalbime büyük bir haksızlık olacaktır. Çektiğim tüm sıkıntıların boşa gideceği korkusu da değil bu kalbe yapılan haksızlık. Çokça sevdiğim bir abimin de bana zamanında dediği gibi "Herkes sevilir birileri tarafından önemli olan gerçekten sevmeyi bilmektir. En büyük armağandır sevmek birini." Bende bu felsefeden yola çıkarak, kalbimi tamamen açtım kendime. Farkına vardığım şeyse;

Akademik başarım bu dönem çok yüksek olmadığı halde geçtiğim her dersin sevincini yarım yaşadım başta. Anlatacak ve sevincimi paylaşacak insan artık yanımda değildi sonuçta. Yarım kalan yanımı, hayal gücümle tamamlamaya karar verdim bu şekilde. Çoğu kez rüyalarımda paylaştım sevincimi, sonra durup dururken kendi kendime konuşurken buldum kendimi. Önemli olan da buydu zaten, ben onu çok seviyordum ve onun beni sevmesinin hiç bir önemi yoktu o anda.

Sonuç olarak çok acıdır ki sevdiğin insanın tenine uzak kalmak hele ki görsel hafızası canavar gibi çalışan bizlere ve dokunamamak yorar kalbi, hissedememek. Ancak öyle bir ruhu var ki güzel adamın; uzaktan sevmek bile çok özel, güzel. Acısa da kanasa da hepsi içimde çok derinde. İyi ki zamanında beni benden daha çok sevdi ve bana beni verdi. Gün gelir belki baharın en güzel gününde boş bir bankta yeniden kesişir yollarımız, ve o zamana kadar yaşadığı her şeyi saatlerce dinleyebilmek kalır bana da.
Gelecekten sesleniyorum;

Küçücük diye adlandırılan üzüntüleri  büyük acılara dönüştürmeye gençken başlamıştım. Bu da haliyle ruhumu erkenden yaşlandırdı ve ben size gelecekten sesleniyorum.

Arkadaşlıklarım da eskisinden daha iyi artık kimsenin beni yıpratmasına izin vermiyorum. Gelene "merhaba" gidene "eyvallah" diyorum. Tabi değerli olanlar içinde yıkılmamış ruhum kadar "gitme" diyebiliyorum yine.

Sonra acıların kapısı aralanmaya yaklaşınca anlıyorum ki, bu acılar insanın yattığı yatağı bile yabancı kılmaya başlıyor zihinde. Kafalar bir kenara çekiliyor güzelce, algılar son ses açılıyor ve zaman kısalmaya başlıyor birden. Sarılan bir sigara ve içilen zaman 15 dk iken saatler sürüyormuş hissi yaratıyor. Ruh eğlenceye dalıyor uzaklarda.

Bu geceye geri dönüyorum, bir şey var bu gece içimi kemirip duran ve kalbi derinden ezen. Sanki benden uzaklarda ama bir  kadar da bana yakın gerçekleşiyor hayaller. Ruhumun bağı kopuyormuş gibi bir his, aklımı mı kaçırıyorum yoksa ciğerlerimin beni ele vermesi üzerine ölümü bileklerimden ruhuma kadar hissediyorum.

Bu gece uyursam ölecekmişim gibi gözlerimi kapamaktan çok korkuyorum. Korkuyorum ben ve sen yine göremiyorsun, yine de "neden" diye sormak istemiyorum artık. Ruhumu kaybediyorum ve önce bedenime çöküyor karanlık. Hastalığı düşünüyorum, ölümcül olabilmesi gözlerimin içine bir parıltı bırakıyor. Sonuçta bu benim ruhum ve yanlış olan hiç bir şey yoktu ortada. Şimdi alabildiğim nefesler için seviniyorum, alamadıklarım için üzüleceğim zamana girmeden önce.

Doktora yeniden gitmeye de çok korkuyorum, dört duvar arasında öleceğini duymak. Zaten dediğim gibi 20 yaşında ölmüş ruhun bedenden ayrılmasını beklemek bile çok zorken. Madde de bakınca sensiz yaşamak sanki çok kolaymış gibi birde bunların getirdiği yükü sensiz atlatmaya çalışmak.

Sabahları nefes almaya başladığım anı bekleyen canım annemde benden 4 saat uzakta ve ben ne olursa olsun dik durmaya çalışıyorum. Ancak psikoloğuma verdiğim sözü bile tutamıyorum, bir türlü gidemiyorum şu ilaç kokularının arasına.

Kim ne derse desin kendim için gerçek acı eşiğini tattığımı biliyorum, savaşıyorum.Ölmekten değil korkum, benden uzak olsa bile ruhunla aynı şehri paylaştığım gerçeğinden kopmak istemiyorum sadece.
"Unutur muyum hiç. Onunla ne hayaller, ne umutlar, ne planlar kurmuştum. Hatta ona kalbimden de söz ederdim; Güler diye korkardım... Öldü bir kere daha da dirilmedi. Nereye gitti bütün bunlar, niçin bu ateş söndü? Anlamıyorum. Başımdan öyle büyük felaketlerde geçmedi, kasırgalarda geçmedi. Hiç bir şey kaybetmedim. Vicdanımda hiç bir leke yok, cam gibi tertemiz, gururumu kıracak hiç bir şey olmadı. Tanrı bilir niçin hayatım böyle harcandı gitti."

Işıkları sönmüş parka bakan pencereden uzanmış saçlarım rüzgarın azizliğine kapılmış savrulurken, soğuk havayı ciğerlerime çekiyorum. Yaşadığımı hissetmeye çalışıyorum. Zihnime çekmeye çalıştığım perdeler uçuşuyor dört bir yanımda. Manasız bir şekilde bu gece seni çok özlüyorum, sanki içim içime çekiliyor. Sigaramın dumanı havaya karışırken gözlerimden akan yaşlar hayallerimizle dolup taşıyor. Midem bulanıyor, soğuk almış bir beden gibi hasta olmaya ilerliyorum.

Tecrübe kazanmaya devam ettikçe, insanlara daha az yaklaşır oluyorum. Uzaklaşıyorum tüm hayallerden birer birer ve hayata yeniden sırtımı dönüyorum bu gece. Affetmek istiyorum başta kendimi ama asla unutmak olamaz diyorum. Sonsuz bir acıyla özlemeye devam ediyorum en derin hücrelerimde hissederken nefesini.

Unutacağım tüm acıları diye söz verdim, sil baştan hayata atılabilmek için. Neredeyse 1 yıl olacak yolumu bulamadım bir türlü sensiz. Ellerim her zamankinden daha çok terli ve ruhum her zamankinden daha uzak yaşayanların dünyasına. Annem de gidecek şimdi ve ben yeniden kendimle baş başa kalmaya devam edeceğim. Baş ediyorum ancak bitiremiyorum bu ağzı sonuna kadar dolu acıyı. Hayatta bir kez aşık oldum ve kimseleri koyamıyorum yerine. Öyle garip beynim, ağır şimdi anlatamıyorum kendimi.

Tezer Özlü'den bir alıntı ile kapatıyorum şimdi her şeyi;

"İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa. Sevgisi o denli derindir. Ve acısı da o denli büyük."

Şimdi de gel anlat beynim kalbime nasıl geçer bu ağırlık...
28 saatlik derin uykusuzluğu tattığım son saatlerde gözlerim ağırlaşmaya devam ettikçe elimde en sevdiğim edebiyat dergilerim zamanımı benden çalmaya çalışan uykuma, kafa tutmamda en büyük destekçilerimdi. Dünyadaki sevgi adı altında toplanan duyguların yarattığı sorunsalı bütün şair ve yazarlarla tartışmayı başarmıştım. Uykusuzluk muydu bu gerçek dışı hızursuzluktan beni kurtaran yoksa gerçek olduğuna kendimi inandırdığım nedenler mi? Büyük bir boşluktu aradaki çizgi ama artık pekte umursamıyordum.

Başta susmayı seçtim, aylar öncesinden denemelerine başlamıştım bile ben sustukça zihnimde yazılar da birer birer silindi. Zihnim sustukça kalbimin ağrısı sırtıma vurdu başlarda, uykusuzluk baş göstermeye başlamıştı. 3 saatti tatlı uykum ama yetiyordu en azından bedenime. Üstüne düşmeye devam ettim zihnimin. En derine çok derine indim. Birlikte uzun bir yolculuk yaptık. Bir ara elimi bırakacak gibi oldu kaçmak istedi benden, sinir hücrelerim saatler boyu çalıştı ve zihnim elimi tutmayı asla bırakmadı.

Demişler ki sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer, tam üzerine basmışlar insan ne değişik bir varlık. Olsun temkinli olmayı öğreniyor farklı yollarla,  kalbini ve zihnini emniyete almayı. Nedenler bir kenara bırakılıyor ve sonuca odaklanılıyor.

Şimdi de ben diyorum ki "hiç kimsenin, yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur." Boy dediğin nedir gülüm, ruhlar anlaşsın. Geçmiş sizi hatadan başka kefeye koymazken, geçmişi ölesiye sevmek olur mu? Biz her zaman bizdik, değiştiniz efendim değiştiniz diyenlerdir en derin değişimi yaşayan. Aylardan sonra anlarmış ki insan, kendi isteğiyle yanında olmayan kimse üzüldüğüne zerre değmezmiş ve en büyük hayal kırıklığı insanın kendinden başkası değilmiş. İnanmak, sevmek, aşık olmak, değer vermek hepsi kendi suçumuzdu. Şimdi ise hayaletlerden başkası yok yanımda, çürümüş bir beden, hayallerini kaybetmiş bir ruh ve çırpınıp duran kanatlarım. Dünyaya tek başıma geldim ve yine tek başıma sıyrıldım acıdan. Sırtımı kestiklerinde ciğerlerimden aldıkları her kanserli hücre ile birlikte aşk diye içime çektiklerimi de atıcam...

Bir kaç saat önce "Neden İsmail Abi gibi olamayız" konulu bir video izledim. Fazlaca hak verdim son sözlerine; herkes İsmail abi gibi bir sevdiği, arkadaşı, yoldaşı olsun isterken kimse onun gibi olmak için uğraşmaz.

"Nedendir çünkü herkesin vardır bir sevdiği ama en çok kimi seversen o gider ve herkesin illa ki vardır bir beklediği ama en çok kimi beklersen o gelemez"

Saflığın bizlere aptallık olmadığını göstermiş bir karakterdir gerçekten de. Ayrılık acısının geçmediğini ama geri gelen tek aşkın da hayalden daha güzel olduğunu anlatır. İnsan dediğimiz mahluktan farklıdır çokça, mesela böyle karakterlere insandan daha özel bir isim verilmelidir. Çünkü insan; doğası gereği bencildir, acımasızdır ve sevmeyi bilmez kendi adı altında topladığı insanlık değerlerini. Oysa İsmail abi farklıdır, seveni de sever sevmeyeni de. Canını yakan da değerlidir, canından çok sevildiğini bildiği de. 

Her şeyden de önemlisi elindeki ile yetinip mutlu olmayı bilir. Olanı da olmayanı da paylaşmayı sever. Sonra hiç gelmeyecek olan o gemiyi her gün heyecanla bekler. Hayata bağlanmak için elinde birden çok neden vardır diye düşünür. Herkesten çok acı çeker ve bilir acının nasıl bir duygu olduğunu. Sorar defalarca "Sanki bir acı hissettim kalbimde, bu acı geçmeyecek mi abi?" diye.

Acılar geçmez be abim ama sen, sen olduğun sürece içini dışına bilen gerçek insanlar yanında olmaya illa ki devam eder. Gelmeyecek gemileri beklerler seninle, içtiğin etere bile ortak olurlar gün gelir de. Yeter ki sen sen ol abim ve senin gibi olan insanlarla donat bu dünyayı, belki o zaman kalpler kırılmaz, ayrılıklar yaşanmaz, savaşlar olmaz. Tepeden bakmaz kimse birbirine, sevgi ve saygı sarar dört mil boyu ormanları. Ağaçlar kesilmez, duvarlar dikilmez bilinçsizce. Televizyonlar kapanır sohbet saatlerinde, bilgi erdem olmaya devam eder ve cahilliği yener. Seni görünce belki olur tamam olur diyorum ama çoğu zaman kendim dahil, kafamı kaldırıp etrafıma baktığım da umudumu kaybediyorum. 

Bunun içindir ki önce kendimi bilinçlendirmeye çalışıyorum ki, lafı geçen insan dışı mahluklara laf etmeye yüzüm olsun. Önce kendimi dinliyorum ki, yaptığım hatalarla başkalarının da canını yakmayayım bir daha. Ve diyorum ki belki bir gün çekilen tüm acıların sonu mutluluk olacak.

İçinde hayat bulunan ne varsa bende var ve ben nefes almaya devam ettikte acısa da sevmeye, zorlasa da beklemeye, öldürse de savaşmaya devam edeceğim.




Aşkın gözü her zaman olduğu gibi kördü ve kusurları görmekte çok geç kalıyordu. Önemli olan, var olanı tüm kusurlarıyla sevebilmekti. Gerçek aşk ruhtan ibaretti. Ne zaman ki aşkın bitti kusurlar seni birer birer itti bağlandığın ruhtan. 


Aşkı sonsuz sevgiye dönüştürebilmekti, çünkü ne olursa olsun her aşk biterdi. Bunu da en iyi özetleyen Mantıku't-tayr Destanıydı ve ne zaman okusam gerçek yüzüme vurulurdu bir kez daha;

Bir erkek bir kadını seviyordu ve onu görmek için aceleci davranıyordu fakat aralarında koca bir nehir vardı..

Kadının duvarları yeşil renkli olan evi Dicle'nin karşı kıyısındaydı. erkeğin evi ırmağın beri kıyısında kaldıysa da kadının aşkı, onun aklını başından almıştı. erkeğin gönlü aşk hevesine kapıldıkça Dicle'ye girip karşı kıyısına geçerdi ve bu 10 yıl boyunca bu şekilde devam etti. bir gün erkek kadına ''bugün gözünde bir leke gördüm. bu leke dün gözünde yoktu.'' dedi. kadın; ''artık geçmek için Dicle'ye girme ve ömrünün boyununa vurma!'' dedi. 

Erkek devam etti; "ben on senedir bu ırmağı geçiyorum ve Dicle'yi bir damla su gibi içiyorum. bir manda gibi her gün suya giriyorken, şimdi neden artık girme diyorsun?'' kadın cevapladı; ''ey canım, bu leke benim gözümde on senedir mevcut. Dicle'ye hiç çekinmeden giren ve baktığında gözümdeki lekeyi görmeyen, aşk idi. madem aşkın bitti, Dicle'ye bir adım atarsan boğulu verirsin.'
O adam bu sırrı kavrayamadı ve ırmağa girip boğuldu.

Kendini bulmalısın başta, kendine inanmalısın ki sevdiğin de varlığını sürdürebilsin. Kendine olan inancın kaybolduğu zaman kusurlarda, devalarda batmaya başlar göze. Bende sende kendimi bulduğum için bu kadar zorlanıyorum hayatta. Umarım sende kendini başta içinde sonra da mutlu olabileceğin birinde bulur ve anlarsın bir gün beni...