Dünya'nın kanayan yarası "Sanat Anlayışı" üzerine düşünmek ve düşündürmek.
Öncelikle sanatın kısa tanımını alalım ele;
"Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık"
Binlerce ağızdan binlerce kelime dökülebilir sanat adına. "Dışa vurum, içten gelen, modernlik, hayat biçimi" ve bunun gibi daha nice sözler. Peki bizler ün şöhret ve sanatı neden bu kadar birbirine karıştırır olduk? Tartışmaya çokça açık konusu olan bu düşünce, aynı zamanda popülaritenin kurbanlarından biri olmaya da devam etmekte. Babamın bir sözü var beni her zaman doğruya yönlendiren; "Her gün müzik dinliyorsun, Mezzo'yu mu tercih ediyorsun yoksa MTV'yi mi?"
Maalesef ki çoğu zaman tabi ki MTV ve türevi mahkumiyetlere teslim oluyorum. Verdiği haz ölçüldüğünde Mezzo'nun eşi benzeri gösterilemez ancak konuşulan konular dahilinde kim bizi anlayabilir ki?
"Peki Mezzo gibi mi olmak isterdin MTV mi?"
Sanat anlayışı ne zaman maddi dünya üzerine kurulmaya başladıysa, o anda sanat olmaktan çıkmaya mahkum oluyor. Kendi benliğinden vazgeçmeden yazan, çizen, müzik yapan nice sanatçılar ne biliniyor ne de ortam malzemesi olup halka mal ediliyor. Çünkü çoğu kendine has tarzları ile küçük ancak kaliteli kitlelerine hitap ediyor. Hayatını sanatın tek bir alanına yöneltmiş eleştirmenler, yazarlar vb kişileri takip etmek yerine, televizyonda bir şeyler bildiğini iddia eden kimseler, youtube'da izlenmesinden dolayı saçmalayan binler hayatımıza yön vermeye devam ediyor. İnsanlar hayal etmekten kaçıyor, başkalarının kurduğu hayalleri yargılıyor ya da yüceltiyor. Ancak hiç biri gerçek bir yorumda bulunmuyor ne yazık.

Ben de bu popülarite hukuku ile ilk olarak 11 12 yaşlarında tanışıyorum. Yazı yazmaya başladığım ilk yıllar. Sevginin aşkın veya bir insanın elini bile tutmanın ne olduğu bilmediğim senelerde aşık olduğumu düşündüğüm çocuk adına yazdığım 225 sayfalık kitap. Herkes tarafından yargılanıyor ve yazma eyleminden düşürülmeye çalışıyorum. "Senin daha yaşın kaç evladım, gördüğün yaşadığın nedir ki bunları kaleme almayı hak görüyorsun?" deniyor. Peki bu insanları böyle yargılayacak sözleri söylemeye onları iten ne oluyor? Sevgili öğretmenlerim sayesinde yüreklendirildiğim bir döneme giriyorum orta okul ikinci sınıftayım. Bir yarışma düzenleniyor. "Herkes kağıt kalem çıkarsın, masumiyet adı altında bir şeyler karalayın. Okulumuz adına biz de bir şeyler yapalım"
Ne yaşadım ki ne yazayım diyorum minik kalbime hatırlamadığım dönemlere kayıyor aklım. "Yeni doğmuş bir bebeğin gözleri oluyor masumiyet" benim için. Başlıyorum 40 dakikalık sürede bir şeyler karalamaya. Ertesi gün Türkçe öğretmenim geliyor ve dersten alıyor beni. "Böyle yazdığını bilmiyorduk, senin yazın seçildi. Düzeltip yarışmaya göndereceğiz." Diyorlar. Orta okul hayatımda bunun gibi bir kaç tane daha yarışmaya yönlendiriliyorum. Kazandın diyorlar, elimde karşımda hiç bir belge yok. Her şey kendilerine mal oluyor ve saklanıyor. Bendeniz unutuluyor mezun oluyor ve kendi yoluma bakmaya itiliyorum yeniden. Hayattan bir çok şeyden vazgeçmeyi kendime kural ediniyorum. "Nasılsa olmayacak neden uğraşayım ki?"

Nasıl oluyorsa yazı yazmaktan asla vazgeçemiyorum. Hikaye türetmekten hayal gücümü çektiğim zamanlarda bile aldığım kitapların sayfalarına alternatif sonlar karalıyorum sadece. Popüler değilim, param yok, kendime bakmak gibi bir huyum da yok ki pazarlama dünyasına gireyim. "Dilin çok ağır insanlar seni sevmez, sevmeyecek" diyorlar. "Bu konu dolambaçlı anlatılmaz yavrum, doğrudan okura vereceksin ki anlasın."
"Ne anlamı kaldı ki?" Diyorum kendi kendime. Beni ya da bizleri anlamalarını beklemiyorum zaten. Herkes kendinden bir şeyler çıkarsın istiyorum. Ben de bu duyguyu yaşadım ancak şurası şurası farklı denmesini istiyorum sadece. Sonra popüler dergilere yazmak için başvuruda bulunuyorum. Üstü kapalı ama güzel bir dille her defasında reddediliyorum. Çünkü hedefim her zaman insan odaklı oluyor ne popülerleşme ne de para hepsinden kaçıyorum. Ben kaçtıkça insanlar da vazgeçiyor, gereksiz kılıyor yaptıklarımı. Sistemin atadığı bir mesleği elime alabilmek için çabalıyorum 4 senedir, o da gidebildiği kadar gidiyor. Ben sanatçıyım kimse beni anlamıyor" edaları ile de haykırmıyorum. Ancak olmak istediğim kişi sanatta ilerlemek istiyor. Kimisi gelip "Ben yazılarına inanıyorum, sana kitap çıkartalım" diyor, bir gün içinde havaya karışıyor ve unutuluyor. Kimse bize yardım etmek istemiyor eğer ki bir kazancı yoksa. Yardım edenler de sizi gerçekten anlayanlar oluyor ve bir yerde tıkanmaya mahkum kalıyorsunuz. Kült sanatçılar bile öldükten sonra ismen değerleniyor ve popüler kültürün kölesi olmaya devam ediyor. Mesela "Paulo Coelho ile Marquez'in dilini tartışıyoruz. Paulo ağır basıyor bende" Karşımdaki insan "Bence de!" diyor. "Hangi kitaplarını seversin yoksa karakterinden midir sevgin?" diyorum. "Yani.. Iıh bence" diyor tıkanıyor her şey.
Hikayelerde Türk dizisi gibi bir sürü entrika, karmaşa ve delilik aranıyor. "Siz Dostoyevski hiç okumadınız mı?" diyorum. Salonda geçen bir sahne 100 sayfa aynı samimiyette ilerliyor. "Biliyoruz yahu sen de!" diyorlar. Ancak hiç biri o sahneyi yorumlamak için çabalamıyor. Sade dili olsun anlaşılır olsun diyorlar. En kısa ve sade akıcılığı ilen kalemine sağlık dediğimiz Sait Faik hakkında tek bir fikir bile oluşturamıyorlar.
Çok uzattın be kardeşim, tamam haklısınız kısacası "Kendinizden mi vazgeçmelisiniz eserlerinizde, yoksa kendiniz olmaya devam mı etmelisiniz? Sanat hem halk hem de kendi benliği içindir. Küçük bir kitlen olsa bile o mütevazılığı yaşamaktır. Tek bir yorumdur sizi mutlu eden ve belki yönlendiren. 5-10 kişi bile olsa yüreğine dokunabilmek. Milyonları kim ne yapsın? Canım ülkemde ilerlemesi en zor olan dal edebiyattır. Bu yüzden siz siz olmaktan vazgeçmeyin ki verdiği mutluluk daha yoğun olsun.
“İtiraf edelim ki dünkü halkımız henüz sanata karşı hazırlıklı olmadığı için çok büyük müşkülata maruz kalıyordu.”
-Asaf Halet Çelebi.