Kışın ortasında, kurumuş dallarıyla salınan o ağacın gölgesi nasıl olurdu? Toprağına sıkıca kök salmış, dünyanın tüm yükünü sırtlanmışken, o suyun peşindeki mücadelesiyle nasıl da dik duruyordu... Heybetiyle, gören herkesi kendine hayran bırakıyordu. Bir yüzü olsa, insan "Sanki hep gülümsüyor," derdi; dalları kırılsa, fırtınalar kopsa bile...
Gökyüzü bulutları üzerinden bir kez daha dağıttı ve güneş, tam tepesinden onu selamladı. Ancak kışın ortasında, kurumuş dallarıyla salınırken gölgesi nasıldı? Bunu kendisi de bilmiyordu. O sırada, topraklı yolun sonunda kendisine doğru koşan küçük bir çocuk göründü. Ağaç, korkutmak için değil, sadece şaşkınlığından dallarını salladı; çünkü çocuk ona doğru gelmeye devam ediyordu. Yıllardır kimse uğramamıştı bu yolun sonuna. Biliyordu ki, kimse uğramadığı gibi o da tamamen yalnız kalmıştı. En yakın arkadaşı, kasabanın huysuz kedisiydi; her gün olmasa da haftada en az üç kez ziyaretine gelir, tırnaklarıyla gövdesini kaşırdı. Etrafında başka da kimse yoktu.
Hayatında tam otuz kış kar yağmıştı üzerine ve güneş, otuz kez bu kar tanelerini birer hazineye çevirerek dallarında çiçekler açtırmıştı. Ne bir eksik, ne bir fazla... Kimi rüzgarlar esmişti şarkılar söyleten, kimi rüzgarlar esmişti boynunu büktüren. Şimdi bu çocuk, bu yokluğun ortasında ağacın başucuna nereden çıkıp gelmişti?
Çocuk iyice yaklaşınca, ağaç şaşkınlıkla dallarını yeniden salladı ve birikmiş tüm su damlaları çocuğun başından aşağı döküldü. Çocuk, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karanlığın içinde bir ışık gibi duruyordu. Bulutlar güneşin yerini almaya hazırlanırken, yeni bir fırtına çoktan yola çıkmıştı. Çocuk hiç konuşmadan ağacın karşısında diz çöktü. Sadece onu izliyor, her şaşkınlık anında dallardan dökülen su damlalarıyla oynuyordu.
Ağaç, hayretler içerisinde çocuğun oyununu izlemeye başladı. Onu bu kadar mutlu eden şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kuru dallar ve kocaman, çatlak bir gövde... "Yüzü olsa gülümser," dedikleri o ağaç gerçekten kendisi miydi? Bazen buna inanamıyordu. İçinde dışarı çıkmayı bekleyen çok şey vardı; mesela karanlık çöktüğünde kendi ışığını yaratmayı beklemek... Uzun zamandır bu hayalin peşindeydi. O an, içini ısıtan bir his yayıldı; çatlak gövdesinden kuru dallarının ucuna kadar uzanan bir sıcaklık... Çocuk, kollarını iki yana açmış ona sarılıyordu..
Karanlığın içinde esen rüzgâra rağmen, yalnızlığının yok olduğunu hissetti. Yine de şaşkınlığını gizleyemiyor, dallarını sallamaya devam ediyordu. İçinde yaşatmak istediği o sıcaklığı serbest bırakması için sadece bir dokunuş mu gerekliydi? Aralarında büyük bir sessizlik vardı; ikisi birbirinden çok farklı olsa da aynı gülümsemeyle ısınabiliyorlardı. Görünüşe bakılırsa bu ağaç, yolunu kaybetmiş bu çocuğa o gece yuva olacaktı. Köklerinden aldığı tüm enerjiyle gövdesini ısıtmaya başladı; çocuk, çatlakların arasından sızmak istercesine ona daha da sıkı sarıldı.
Ağaç, "Bu gece sen beni buldun ve ben senin evin oldum; yarın güneş yolunu aydınlattığında ise gideceksin," der gibi gövdesini açtı çocuğa.
Çocuk, "Yolumu kaybettiğimi düşündüğüm o an seni gördüm ve sana koştum. Aslında bazı geceler uykularımda bu anı yaşadım, rüyalarımda senin ışığına doğru süzüldüm," dedi.
Ağaç sordu: "Neden bu kadar yol geldin? Sadece rüyalarındaki o kuru dalları görmek değildi ya isteğin?"
"Aslında yola çıkarken hiçbir amacım yoktu," dedi çocuk. "Yolumdan da sapmadım. Sadece 200 metre geride bir çıkmaza girdim. Arkamı döndüğümde yol üçe ayrılıyordu. Birincisinin eve dönüş yolu olduğunu biliyordum, her an vazgeçebilirdim. İkinci yol ormandaki patikaydı; orada beni kucaklamaya hazır tanıdık yüzler vardı. Ancak sana gelen yol, rüyalarımda bile keşfetmekten korktuğum yoldu."
"Ve sen, ilerisini göremediğin yolu tercih ettin, öyle mi?"
Çocuk, "Ben sadece rüzgârın şarkısını dinlemek istedim ve o beni sana getirdi," diyerek, avucunda tuttuğu tohumu ağacın kovuğuna bıraktı. Ağaç, tohumun gövdesinden köklerine doğru ilerlemesini beklerken, yayılan huzur ve yılların yorgunluğuyla derin bir uykuya daldı.
Gece rüzgârının fısıltıları iyice azalmıştı. Çocuk, devasa gövdeye yaslanmış; dalların hafifçe sallanışını ve yere düşen damlaların sesini dinliyordu. Ağaç geceyi gövdesindeki yeni bir tohumla uğurlarken; çocuk, bu ıssız yolu bularak adını bilmediği bir özleme cevap bulmuştu.
"Yolumu kaybetmiştim," diye fısıldadı çocuk, sesi titreyerek. "Ama aslında bir şeyler arıyordum. Kalbimin derinliklerinde beni sana çeken bir ses vardı. Rüzgârın şarkısını dinlemek için geldim, demiştim ya..."
Ağacın çatlak gövdesi, derin bir nefes alır gibi hafifçe kıpırdadı. Uzun bir bekleyişin yükünü yıllarca taşımıştı; şimdi ise unuttuğu bir duygu köklerine kadar yayılıyordu. Bu bir vedaydı ama aynı zamanda bir başlangıçtı. Çocuk, çatlak gövdeye son kez dokunarak, "Sana verdiğim şey, benim özlemimin sesi ve yolumun ışığıdır," dedi ve ayağa kalktı.
Gecenin yükü güneşin omuzlarına binmiş, fırtına yerini sessizliğe bırakmıştı. Çocuk son bir kez arkasına dönüp ağaca baktı. Ağaç, kuru dallarını bu kez şaşkınlıkla değil, vedasının bir parçası olarak salladı. İçinden bir melodi yükseliyordu; çocuğun bıraktığı tohumla birlikte filizlenen bir şarkı... Bu, artık sadece bir özlemin değil, yeniden yaşamın şarkısıydı. Ağaç bundan böyle her rüzgârda ve her kuş kanadında bu mucizeyi taşıyacaktı.Ve bu tohum onun yeni hayatının şarkısı olmaya devam edecekti.
En sonunda kışın ortasında, kurumuş dalların ucunda mucizevi bir şekilde yeşil bir filiz beliriverdi.
0 yorum:
Yorum Gönder